Televizyon ve aile hakkında bir başka yazı.
Kaynak: İbrahim Özdemir (karadenizhaber.net, 26.11.2010)
Orjinal Başlık: Televizyonlar, Aile Temelini Dinamitlemeye Devam Etmektedir
Globalleşen dünyamızda kürselleşme oyunu ile değerlerimizin temeli oyulmaktadır.
Türkiye, özellikle Tanzimat´tan itibaren Batıcılık hastalığına müptela oldu ve taklitçi tutumlar sergilemeye başladı. O günden beri, eski itibarlı günlerimizi özler duruma geldik.
Bugün Türkiye, belki de tarihinin en buhranlı günlerini yaşamaktadır. Ahlâk tahribatı ve dejenerasyon, toplumu adım adım sosyal çöküşe ve yok olmaya götürmektedir. Ailelerdağılmakta, boşanma olayları hızla artmaktadır. Fuhuş alenileşmekte, hırsızlık, kapkaç, çete ve mafya olayları bir afet durumuna gelmektedir. Uyuşturucu, alkol ve fuhuş olayları ilköğretim okullarına kadar inmiş bulunmaktadır. Hepimizin şahidi olduğumuz olaylar ahlâkımızın yozlaşmasına, nesillerimizin kaybolmasına yol açmaktadır.
Değerlerimiz unutulmuş, kurallar çiğnenmiş, toplumun manevi dokusu yara almıştır. Bütün bu gelişmelere seyirci mi kalacağız? Anne babalar, yöneticiler, eğitimciler, konunun sorumluları görevlerini yapmayacak mı?
Yaşlı dünyamız şu geçeğe şahitlik etmiştir ki, toplumları yıkan iki önemli zehir vardır: Biri zulüm, diğeri ahlâksızlık. Bu konuda Akif´imizin şu beyti ne kadar önemli:
“Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı milli, ruh-u millidir. Onun iflası en korkunç ölümdür, mevt-i küllidir”
Yalnız bu uyarı bile her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Raiting ve tiraj kaygısı, haberdeki magazin unsurunun artmasına neden olmaktadır. Bu kuruluşlar her geçen gün güvenilirliğini kaybetmekte ve habercilik ahlâkına zarar vermektedirler.”
Toplumun ruh sağlığı ve eğitim konularındaki çalışmaları ile tanınan Psikiyatrist Doç. Sefa Saygılı, TV´lerin “toplumu içten çürüttüğü” uyarısını yapıyor ve bu çürümeye bağlı olarak problemlerimizin çözümü konusunda şunları söylüyor: “Medya yangına körükle gidiyor. Memleketin bir köşesinde birileri, bir kurum, toplumsal maneviyat hareketi için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Medya, bu girişimi kötülemek, engellemek ve yok etmek için çabalıyor. Veya, yanlı bir şeyleri medya, müthiş bir şekilde abartarak önümüze getiriyor. Pireyi deve yapıyor. Kötülüklerin sıradanlaştırılması medyanın raiting ve tiraj kaygısından kaynaklanıyor. Oysa, bazen “kötülüğün gizlenmesi” gerekir. Topluma yıldız diye pazarlanan bazı tiplerin çarpık, gayrı meşru ilişkileri magazin programlarında insanların önüne getiriliyor. Dizilerde ahlâksız senaryolara, yarışma programlarında şan, şöhret meraklısı tiplere prim veriliyor. Toplumda buna benzer olaylar meydana geldiğinde biz de şaşırıyoruz. Şaşırmaya gerek yok.
Ayna gerçeğin suretidir... Bugün, maalesef medya da, sivil toplum kuruluşları da üzerine düşen görevleri yapmıyor. Toplum içten içe çürüyor. Maalesef, buna hepimiz seyirci kalmak durumundayız. Kesinlikle kötüye doğru bir gidiş var.
Bunun çaresi toplumsal dayanışmadır. İnsanların dünyaya bakış açılarını değiştirmeleridir. İnsanların daha kanaatkar, daha hoşgörülü olmalarıdır. Merhamet üretmek gerekir, herkesin herkese sevgi duyacağı bir sevgi toplumu oluşturmak gerekir. Bu nasıl yapılabilir? Bizi biz yapan, bin yıllık değerlerin yaşatılması, bunlara kıymet verilmesi sağlanmalıdır. Maalesef bu değerler Milli Eğitim sisteminde öğretilmiyor. Özümüzden uzaklaşıyoruz.”
Televizyonlar kötülük ve ahlaksızlık körüklüyor.
Her gün, medyanın görüntülü ve sözlü mesaj bombardımanına tutulmaktayız. TV yayınlarında, insanlık için faydalı ve güzel yayınlar görüldüğü gibi maalesef çoğu TV kanalı, insanımızı olumsuz yayınlarla, ahlaksızlığa ve haram üzere bir hayata sürüklemektedir.
‘Şairlerin Sultanı’ Rahmetli Necip Fazıl ın dediği gibi:
"Oluklar çift; birinden nur akar diğerinden kir."
Evet, hangi kanallardan nur, hangilerinden kir aktığının bilincinde olmalı ve gönül frekanslarımızı buna göre ayarlamalıyız.
Günümüz Müslümanları; zihinlerini, kalplerini medyanın kirletici, saptırıcı yayınlarından, hem kendilerini, hem de aile fertlerini korumak zorundadırlar.
Hele hele, dinini asli kaynaklardan yeterince bilmediği için neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmakta, Allah korusun İslam a uymayan görüş ve fikirlere hemen kapılıvermektedir.
Son yıllarda bu iş medya tarafından o kadar ileriye götürüldü ki, kesin haram olan hususlar, sinema ve TV dizi/filmleri vasıtasıyla, insanlara ‘normal’ kabul ettirilmeye çalışılmakta, insanın inancını zedeleyecek biçimde lanse edilmektedir.
Haramın reklamını yapmak bir kötülüktür. Ama haramı zihinlere helal ve meşru bir şeymiş gibi kabul ettirmek en büyük kötülüktür. Dine ve inanca vurulabilecek en büyük darbedir.
Dinimizin temel itikad kaidelerine göre; bir insan haramın ‘haram’ olduğunu bilerek o haramı işlemesi, o kişiyi dinden çıkarmaz, sadece günahkar kılar. Ama bir insan haramı işlemese bile, haramı ‘haram’ olarak değil, ‘helal’ olarak kabul etmesi var ya, işte asıl korkulması gereken budur! Çünkü bu durum, insanın dinini yıkmaktadır.
Duygusallık veya trajedi atmosferi içinde, kimi dizilere şeytanca sahneler yerleştirilmekte ve zihinler kirletilmektedir. Psikolojide bilinç altına müdahale olarak tanımlanan bu ‘operasyonlar’ izleyiciyi, normalde kabullenmeyeceği kötü/gayri insani değerleri, farkında olmadan benimsemesi esasına dayanmaktadır.
Ülkeyi manevi buhrana sürüklemek isteyenler, medyayı silah olarak kullanmaktadır. Her gün ahlâki ve manevi tahribatın bazı medya kuruluşları tarafından sistemli bir şekilde gerçekleştirildiğine şahit oluyoruz. Halbuki basın, milli, manevi, ahlâki, kültürel ve tarihi değerlerimizi korumaya çalışmalı değil mi? Aksine, gayriahlâki bir hayatın teşvik edildiğini görüyoruz.
Eğlence, yarışma, magazin vb. programlar bahane edilerek Müslüman Türk aile hayatına zıt yayınlar yapılmakta, içki, uyuşturucu, fuhuş, çete ve mafya olayları özendirilmektedir.
Bir toplum, göz göre göre uçuruma sürüklenmektedir. Yetkililer ve konunun sorumluları olaylara seyirci kalmaktadır. Halbuki fuhuş ve kötülüklere sürüklenen bizim evlatlarımız, yıkılan, dağılan aileler, bizim ailelerimizdir.
Medya toplumu, aileyi ve değer yargılarını en çok etkileyen unsur durumundadır. Basın, toplumu olumsuz yönde etkilemekte, ahlâki ve manevi değerlerin yok edilmesine vesile olmaktadır.
İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır.
Aile, bir toplumun en küçük kurumsal birimidir. Oradaki safiyet, sıcaklık, fedakarlık, sevgi, hoşgörü ve rahatlık hiçbir yerde yoktur. Çünkü, aile kurumundaki her güzellik karşılıksız ve samimiyet üzerine kurulmuştur. İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır. Aile içinde mutluluğu yakalayan insan hedefine ulaşmış demektir. Aile dışında mutluluğu elde etmek çok zordur. Hele günümüzde, dış ortam acımasızdır, orada her şey menfaat ve ihtiraslar üzerine kurulmuştur. Bu yüzden aile kurumu sağlam olan toplumlar güçlüdür, dirençlidir. Aile yapısı sağlam olmayan toplumların her konuda dirençsiz olduğu açıktır. Türkiye olarak bizi güçlü kılan en önemli özelliğimiz sağlam aile yapımızdır.
Bunu çok iyi bilen şer odakları, aile yapımızı hedef almış durumdadırlar. Özellikle, basın kuruluşları kullanılarak aile müessesesi topa tutulmakta, bu müesseseyi dağıtmak için akla hayale gelmeyen entrikalara başvurulmaktadır. Bazı medya kuruluşları, diziler, filmler, klipler, eğlence, magazin vb. programları hep bu amaçla kullanmaktadır. Sabah gazetesinden Ergun Babahan, bu çeşit basının bombardımanı altındaki Türkiye´nin “Satılık bedenler ve ruhlar ülkesi”ne
dönüşeceğini anlatarak konunun vahametini şöyle köşesine taşımıştır. “Aile Tük toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin refahı ve huzuru ile, özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasını öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır,t eşkilatını kurar.” Anayasa´nın 41´inci maddesi aileye bakışı böyle anlatıyor ve devlete özellikle ana ve çocuğun korunması görevi veriyor.
Türkiye´de uzunca bir süredir üç beş erkek arasında turnike misali dolaşan ve kendilerine manken diyen bir grup genç hanımın yaşam tarzı, genç kızlara örnek diye sunuluyor. Genç delikanlılara da aynı mekanda bulunduğu, arkadaş olduğu insanların eski sevgilileriyle birlikte olmanın normal olduğu anlatılıyor. Bu yetmiyor, bunu haftada bir yapanlar övülüp göklere çıkarılıyor. Fahişeliğin gazete sayfalarında prim yaptığı nadir ülkelerden biriyiz herhalde.
Bu hususta, şu anda onlarca milyon insanın izlediği kimi TV dizilerinin senaryolarında işlenen konuların dikkatle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz.
İşte, bunun için anne ve babalar hem kendilerini hem de çocuklarını; hem haramı reklam eden, hem de haramı helal, ya da helali haram gibi gösteren, art niyetli medyanın zararlı yayınlarından korumalıdır.
Kur an-ı Kerim, insanlar arasında haramın, fıskın, küfrün yayılmasını isteyenleri dehşetli bir azapla tehdit etmektedir:
"(Çeşitli çıkar ve bahanelerle) Müminler arasında fuhşun yayılmasını isteyenler; onlara dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Nûr, 24/19)
Evlilik magazinleştirilemez
Bazı TV kuruluşları, aile gibi toplumu en sağlam kurumunu magazinel formatta ele almaya başlamıştır. Eş seçimi, aile ve evlilik gibi en ciddi ve en hassas kurum magazine konu yapılmışsa, tehlikenin hangi boyutta olduğu ortada demektir. Bu programlar aile kurumunu yozlaştırmakta, toplumu kaynağından dinamitlemektedir.
Bu programlar, aile kurumunun ciddiyetine yakışmıyor. Kutsal bir müessese basitleştiriliyor, keyf ve eğlence aracı olarak algılanmasına vesile oluyor.
TV´lerde kadın ve erkek adayların eş araması örf ve adetlerimize de ters düşmektedir. Mahremiyeti olan konular alenileştirilmekte, gençliğe olumsuz örnek olmaktadır. Bu programların aile müessesesini çökertmekten başka bir amacı yoktur.
Aile mahremiyeti korunmalı
Kısaca, aile kurumu örselenmemeli, onun safiyeti muhafaza edilmelidir. Çarşıdan mal beğenir gibi, eş seçilir mi? Bu nasıl bir aile anlayışı?.. Aile gibi önemli bir müessesenin hassas ölçüleri olması gerekmez mi?
Ülkemizde, gençliğin ve toplumun ahlâki ve manevi yönünü geliştirmek için çırpınan seçkin bir kuruluşumuz var: “Ailenin çözülüşü toplumsal çürümenin habercisidir. Aileyi koruyamayan toplumlar inanç ve kültür değerlerini koruyamazlar. Bu temelin sağlam bir şekilde ayakta kalabilmesi için hanım kardeşlerimize büyük görevler düşmektedir.
Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı , bu seçkin ve pozitif hizmet eden kurumlarla artık organize planlı programlı işler yapmak zorundadır.
Aile devletin temelidir ve bu temel, bu bina yıkılmamalıdır. Herkese büyük görevler düşmektedir.