20 Haziran 2018 Çarşamba

Kötü Yayınların Normalleşmesi

Eskiden yadırganan yayınların artık normalleştiğine vurgu yapan bir alıntı.
Kaynak: Taha Yıldız
"Yüzlerce televizyon kanalı, gazeteler, internet ve benzeri iletişim araçları, değerlerimizi ve hassasiyetlerimizi sahiplenmede zamanla duyarsızlaşmamıza neden oldu. Meselâ televizyonun henüz yeni olduğu zamanlarda ekranda edebe aykırı bir yayın gördüğümüzde çok kızar, hemen kanal değiştirirdik. Ancak bunları her gün gözümüzün içine soka soka bizi öyle alıştırdılar ki, gayri meşru ilişkileri gösteren pespâye diziler bile artık evlerimizde rahatça seyredilir oldu. Ahlâk dışı kumpasların ve gayri meşru ilişkilerin harman olduğu filmlerin karşısına kurulur olduk. Haram görmeye öyle alıştık ki, sanki seyrettiklerimiz normalmiş gibi kanıksamaya başladık."
(Taha YILDIZ, Din ve Hayat: "Neye Bakıyoruz?", Semerkand Dergisi , Mayıs 2015)

Televizyonsuz Ev

Televizyonsuz bir evde nasıl yaşandığını anlatan bir yazı.
Kaynak: Yusuf Yalçın

Bazen evimizde ağırladığımız dostlarımız evde televizyon olmadığını görünce şaşkınlıkla sorarlar, ‘aaa sizde televizyon yok mu?’ diye… ‘Evet bizde televizyon yok’ deriz. ‘E peki ne yapıyorsunuz evde’ diye gelir sorunun devamı… Bizde uzun uzun anlatırız neler yaptığımızı… Yakın zamanda bir dostumuz da ‘bu yaptıklarınızı kaleme alsanız ya’ deyince bizde bir nevi sosyal sorumluluk projesi algılayıp ailece oturup bu yazıyı kaleme aldık.

Ebeveynler evi genelde dinlenme yeri olarak görür ve kafa dinlemek isterler. Ancak televizyonlu evlerde kafa dinlemek yerine kafa şişirme işlemine tabi tutulurlar. Gerilim filmlerini aratmayan haberler, asmalar, kesmeler, boğazlamaları izleyip iyice gerilip kızgın demir olduktan sonra bir de üzerine gerilim filmleri izler iyice ele avuca gelmez, konuşulmaz, yanına yaklaşılmaz bir hal alırlar. Bu derece negatif yüklü bir ebeveynin, çocuklarının ‘çocukluklarına’ ne derece tahammül edebileceğini hayal bile etmek istemiyorum. Çocukların çocukluklarını özellikle vurguluyorum. Çünkü çocuğun işi çocukluk yapmaktır. Yani hoplayıp zıplamak, oyunlar oynamak sizin de ona eşlik etmenizi istemek onun en doğal hakkıdır. Ama siz onu ya kendinizle televizyon izlemeye ya da odalarda yanlızlıklara mahkum ediyorsunuz…

‘Bunların bütün suçlusu televizyon mu canım?’ diyenleri duyar gibi oluyorum. Tabi ki değil, ama televizyon kullanımını malesef beceremiyoruz. Kullanım derken, kumandanın düğmelerini ezbere bildiğinizi biliyorum, onu kastetmedim zaten. Ne zaman açıp ne zaman kapatacağınıza, neyi izleyip neyi izlemeyeceğinize siz karar veremiyorsunuz. ‘Akşam bir haber izleyeyim, bir de film bakarım’ diye oturup sabahlayanlarınız yok mu? İşte bakın televizyonun başında kendinize söz geçiremiyorsunuz demek istiyorum.

Peki biz ne yapıyoruz?

Öncelikle evliliğimizin ilk günlerinden bu yana hep aile şuuruyla hareket ettiğimizi belirterek söze başlayayım. Akşamları ailece yemeğimizi yiyip, hem yemekte hem de ardından çay faslımızda ailece zaman geçiriyoruz. Bu yazıyı yazdığım saatlerde ben salonda büyük oğlumla birlikte zaman geçirmeyi de ihmal etmezken, eşim de yan odada diğer iki çocuğumla evet hayır oyunu oynuyorlardı. Bu zaman dilimlerinde hem aile bireylerinin gününün nasıl geçtiği konuşulur, hem de doğrular yanlışlar beraber değerlendirilir. Yani bizim için zamanın altın dilimleri bu anlar...

Evde birlikte yapılacak çok işlerimiz vardır. Örneğin birlikte oyun oynamak, eğitici faaliyetler yapmak, kitap okumak, yavrularımızın ahlaki ve manevi eğitimlerini vermek ve haftanın belli günleri birlikte dev ekranda video izlemek bunlardan sadece bazıları...

Televizyonumuz yok derken bütün bütün toptancılık yapmıyoruz gördüğünüz gibi. Öyle ya, pek çok faydalı videoların yapıldığı dünyada bunlardan mahrum kalmak ciddi bir eksiklik olurdu. Bunun için biz ebeveyn olarak daha önceden kısmen araştırıp fikir sahibi olduğumuz film, dizi, belgesel veya animasyonları evde projeksiyon ile duvara yansıtıp televizyon konforundan daha yüksek bir sinema konforu ile ailece izliyoruz. Bu nedenle çocuklarımız çok televizyonlu evleri gördükleri halde hiç ‘televizyon alın’ gibi bir taleple yanımıza gelmiyorlar. Çünkü bu ihtiyaçlarını daha konforlu ve seçici bir şekilde birlikte zaten karşılamış oluyoruz.

Evde ailece oynadığımız oyunlarımız var. Küçükken çocuklarla misket, kör ebe, saklambaç ya da benzer fiziki aktiviteleri oynamak, en çok sevdiğimiz oyunlarımızdır. Eve yorgun gelen bir babayı deşarj etmek için bu etkinliklerden daha iyi bir etkinliklik olabileceğini sanmıyorum.

Evde çocukların odalarında bir yazı tahtamız var. Çocukların o tahtaya hayal dünyalarını yansıtmalarını izlemek harika bir duygu. Size de benzer bir tahta almanızı tavsiye ederim, imkan yoksa aynı şeyi kağıtla da yapabilirsiniz. Evimizin en küçük bireyine evimizin üsten görüntüsünü çizmesini istediğimde bütün detayları ile evin krokisini çıkarması bizi hayretler içinde bırakmıştı. Bütün detaylar derken tüm odalardaki masa, yatak, dolap ve bunların üzerindeki en ince detaylara kadar çizilmesini kastediyorum. Bu inanın çoğu yetişkinin bile yapmakta zorlanacağı bir şeydir. Hayal dünyası kirlenmemiş bir dimağın ürünü bu şüphesiz.

Bu ifadelerimden sakın çocuğunu övüyor gibi bir sonuç çıkarmayın. Tüm çocuklar özeldir ve hepsi yaklaşık aynı donanımla yaratılır. Keşfedilemeyen veya üstün kabiliyetleri zamanla körelen çocuklar, sorumsuz anne babaların eseridir. Aşırı televizyon izleyen çocukların konuşmaya geç başlamaları, muhakeme kabiliyetlerinin düşük olması ve zihin tembellikleri, en çok televizyon izleyen anne ve babaların bile artık bildikleri sıradan bilgiler arasında. Ancak buna rağmen evde televizyonu bir emzik gibi, çocukları susturma aracı olarak gören anne babalar o kadar çok ki...

Neyse televizyonsuz hayatımızı anlatmaya devam edeyim. Hep evde durmayız tabi, güzel bahar veya yaz günleri ailece dışarı çıkıp yürüyüş yapmak, dışarıda oyunlar oynamak kış günleri kartopu oynamak en çok keyif aldığımız şeyler… Hafta sonları ise genelde gezmeye çıkıp yeni mekanlar keşfetmek, tarihi yerleri görmek, akraba ziyaretleri yapmak, eşe dosta misafirliğe gitmek ya da evimizde eş dost akraba ağırlamak yaptığımız işler arasında…

Çocuklar istirahate geçince az da olsa hanımla birlikte, birbirimize vakit ayırmak, sohbet etmek, birlikte kitap okumak, dertleşmek öyle büyük bir nimet ki, bu nimetin kadr-u kıymetini televizyon başında uyuyup kalan eşlerin anlamalarını beklemek tabi ki hayal olur.

Ben televizyonu olup da bizi hayretle sorgulayanlara soruyorum, ‘peki siz evde ne yapıyorsunuz?’ diye… ‘Çocuklarınıza veya karı koca olarak birbirinize zaman ayırabiliyor musunuz?’
‘Çocuklarınızın okulda neler yaptıklarını, doğru mu yanlış mı yüklendiklerini kimlerle arkadaşlık ettiklerini onlardan soruyor musunuz?’ ‘Onların eğitimini sadece okuldaki (zihniyetinden bihaber olduğunuz) öğretmenine bırakıp, evde de televizyona mı emanet ediyorsunuz?’ Bu sorulara istisnasız hep acı cevaplar alıyorum. ‘Peki bu çocuklar bize emanet değil mi? Onları gün içerisinde kapmış oldukları bir zararlı bilgi virüsünü temizlemek yerine, onun beyne yayılması esnasında siz de televizyon başında başka virüslere maruz kalırsanız bu virüsler birgün tüm benliğinizi sardığında ne yapacaksınız?’

Çocuğun kişiliğinin neredeyse yarısından fazlasının şekillendiği 0-6 yaş döneminde her akşam asmalı kesmeli videoları izleyen çocukların büyüdüklerinde savunmasız insanları veya hayvanları asıp kesmeleri en doğal netice değil mi?

Netice olarak, belki başlangıçta bütün bütün hayatınızdan çıkarın demek makul bir öneri olmaz. Ama evde hakimiyeti ele geçirin. Her ortak mekanınızdaki baş köşede duran televizyonu, ortak zaman geçirdiğiniz mekanlarda değil de arasıra kullandığınız mekanlara alın. Ortak zaman geçirdiğiniz mekanlar size özel olsun. Eve gelmeden evvel, ‘bu akşam çocuklarımın maddi ve manevi eğitimleri için baş başa neler yapabilirim? Onlarla nasıl daha verimli ve eğlenceli vakit geçirebilirim?’ diye düşünün. Onlarla oyun oynamayı unuttuysanız size hatırlatacak kitaplar setler bolca var, yeter ki arayın.

Yoksa inanın yarın çok geç olacaktır.

Televizyonun Gücü

Televizyonun davranışları değiştirme gücü hakkında bir alıntı.
Kaynak: Mor İnek
"Ne zaman kahvaltı için bir kutu mısır gevreği alsanız, televizyonun gücünü görürsünüz. Muhtemelen 30 yıl kadar önce gördüğünüz bir reklam yüzünden, bir kutu buğday patlağına ya da şekerli mısır gevreğine bir ya da iki dolar daha fazla ödüyorsunuz, yani hayatınız boyunca, sadece bir mısır gevreği için yapılan bir reklam yüzünden binlerce dolar fazladan para harcıyorsunuz." (Mor İnek, s.26)

Dizilerin Toplum Üzerindeki Etkileri

İzlediklerimizin ne kadar masum olduğunu tartışan bir yazı.
Kaynak: Ferhat Güneş'in aynı başlıklı yazısı.

Medyanın Gücü
İnsanları etkileme gücü ve kamuoyu oluşturma kabiliyeti dolayısıyla günümüzde medya en büyük güçlerden birisi haline gelmiştir. Bu güç , medyanın bütün insanlara rahatlıkla ulaşabiliyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte medyanın sahip olduğu bu güç, beraberinde büyük sorumluluklar da getirmektedir. Örneğin medya organları bilgileri ve haberleri insanlara tarafsız ve doğru bir şekilde sunmalıdırlar. Düzenleyecekleri çeşitli program ve dizilerle insanların bilgi ve kültür seviyelerini artırmayı, toplumsal dayanışmayı geliştirmeyi hedefleyebilirler.

Özellikle dizilerin bu konudaki etkileme gücü çok yüksektir.İnsanlar bir sonraki bölümde ne olacağının merakı içerisinde dizilere bağımlı hale geliyorlar. Bu durumda insanların bilgi ve kültür seviyelerini artırıcı diziler ile kültürel gelişmemize katkı sağlanabileceği gibi aile içi dayanışmayı özendirici diziler ile toplumun çekirdeği olan ailelerimize olumlu katkılarda bulunulabilir.

Maalesef günümüzdeki diziler dikkate alındığında (birkaç dizi dışında) yukarıdaki düşüncelerimizin sadece temenniden ibaret olarak kaldığını ve düşüncelerimizin tam tersine sonuçlarla karşılaştığımızı üzülerek görüyoruz. Konuları dikkate alındığında aile kurumunu temelinden sarsan ve kültürel değerlerimizi ayaklar altına alan dizilerin varlığına şahit oluyoruz. Daha da kötü olanı bu tür dizilerin sayısının hızla artıyor olmasıdır.

Dizi Patlaması
Televizyon Kanalları da dizilerin izlenme oranlarındaki yüksekliğin ve toplumu etkileme gücünün farkına varmış olacak ki , yeni diziler yapma konusunda birbirleriyle yarış haline girdiler. Bilindiği üzere son zamanlarda Televizyon Kanalları’nda bir dizi patlaması yaşanıyor.Daha birisi bitmeden yeni diziler karşımıza çıkıyor. Diziler, kanalların reytinglerini yükseltmek için başvurdukları en önemli araç haline geldi. Ancak yukarıda bahsedildiği üzere diziler sadece reyting yükseltmek amacıyla yapılmıyor.

Diziler Aile Yapımıza Uymuyor
Aile dizisi diye insanlara sunulan dizilerin bir çoğunun aile yapımıza uymadığını görüyoruz. Kendi kültürümüzü ve ahlaki değerlerimizi ayaklar altına alan kendi geleneklerimizle dalga geçen , gençlerimize kötü örneklerle dolu dizilerle çok sık karşılaşır olduk. Çeşitli dizileri bilinçli bir şekilde biraz izlediğinizde binbir çeşit rezillikle dolu olduğunu hemen fark ediyorsunuz. Bilindiği üzere bir dizi ahlaksız teklifle gündeme gelmiş ve çocuklara çok kötü örnek olmuştu. Toplumun ahlaki değerlerini yaprak gibi döken bu dizilerin ne amaçla insanlara sunulduğu izaha gerek olmayacak kadar açık.
  • Örneğin bir yazarın bir romanından esinlenerek çekilen bir dizi tamamen çığırından çıkartılmış durumda.Eminim yazar kendi romanının ne hale getirildiğini görse yazdığı romandan utanırdı.
  • Bir çoğumuzun midesini bulandıracak türden ahlaksızlıkların gayet normal bir şeymiş gibi sunulması toplumda bu türden olayların normalleştirilmesini amaçlamaktadır. Örneğin Gayri ahlaki şeyleri yapan bir kız ailesi tarafından sonradan hemence affedilip kabul ediliyor. Evin damadı evdeki her kıza asılıyor. Nikahsız beraberlikler normal bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Görüldüğü gibi bunlardan hiç birisi toplumumuzun aile yapısına uymuyor.
  • Ehemmiyet arz eden bir diğer husus ise çocuk dizileridir. Maalesef çocuk dizilerinde sihirden büyüden geçilmez oldu. Bu diziler ile çocuklarımıza çok kötü mesajlar veriliyor. Çocuklara “ istediğiniz kişinin hayatını dikizleyebilirsiniz, istediğiniz kişilerin konuşmalarını gizlice dinleyebilirsiniz” deniliyor. Bununla birlikte bu tür büyülü kahramanların varlığına inanan çocuklar gerçek dünya ile hayal dünyasını birbirine karıştırıyorlar. Bir şeyin hemen istedikleri anda olacağına inanan çocuklar istedikleri olmayınca hırçınlaşıyorlar. Ayrıca çocuklar bu diziler ile kolaycılığa özendiriliyor. Psikologlar bu dizilerin çocukların psikolojisini bozduğu konusunda birleşiyorlar. Yine bu dizilerde daha ilkokula giden bir kız çocuğunun erkek arkadaşının olması normal bir şeymiş gibi sunuluyor.
  • Şimdilerde izleyici kitlesi daha çok bayanlar olan bir program geliştirildi. İlk bakışta yemek programı gibi algılanarak izlenen bu programda bizim kültür ve geleneklerimize tamamen aykırı gözüküyor. Programa katılan kişiler sırayla birbirlerinin evlerine yemeğe giderek karınlarını doyurduktan sonra yemeği yapanın arkasından her türlü hakareti seviyesizliği sergiliyorlar. Belki de yenilmiş olan yemeğe iğrenç rezalet gibi tabirleri bu programda görmüşüzdür. Garip olanı ise bir gün önce arkasından her türlü hakareti yaptığı insanla bir gün sonra oturup başka bir evde yemek yemeye devam edebiliyorlar. Nimete karşı bu kadar nankörce ve terbiyesizce tabirlerin her akşam toplumumuza izletilmesi acaba neyi amaçlamaktadır.
  • Dikkat çekmek istediğimiz başka bir husus ise Allah’ın güzel isimlerinin çeşitli dizilerde psikopat, ahlaksız, çıkarcı rollerdeki karakterlere veriliyor olmasıdır.
  • Yine başka bir husus ise reklamlarda çıplak kadınlara bolca yer veriliyor olmasıdır. Reklamlarında çıplak kadınlara yer veren firmaların kendi reklamlarını mı yaptıkları yoksa toplumda müstehcenliği mi yaygınlaştırmaya çalıştıkları konusunda düşünmemiz gerekmektedir. Maalesef bu reklamlar gündüz çocuklarında televizyonu izledikleri saatlerde ansızın karşılarına çıkabilmektedir.
Bu Tür Dizi ve Programlar Amacına Ulaşıyor mu?
Yukarıda bahsedildiği üzere bu tür dizi ve programların amacı, konularından da anlaşılacağı gibi, toplumumuzun ahlaki değerlerini aşındırmak ve gayri ahlaki bu konuları normalleştirmektir. Peki bu tür dizi ve programlar amacına ulaşıyorlar mı?

Maalesef bu sorumuzun cevabının “evet” olduğunu üzülerek belirtmek istiyorum. Belki bundan on yıl önce bu tür program ve diziler yayınlanmış olsaydı büyük bir tepkiyle televizyonu kapatır veya kanalı değiştirirdik. Gerçektende o dönemlerde belki de toplumun tepki göstereceği bilindiğinden böyle ahlaksızlık saçan program ve dizilere pek rastlanmıyordu. Ancak günümüzde bu tür program ve dizilerin sayısının ciddi manada artış gösterdiğini ve izlenme oranlarının da çok yüksek olduğunu görüyoruz. Bundan çıkan sonuç bu tür konuların kısmen toplumumuzda normalleştirildiği ve insanlarımızın tepkisizleştirildiğidir.

Bu Tür Program ve Dizileri Neden İzliyoruz?
Peki insanlarımız bu tür program ve dizileri kendi kültür ve inançlarımıza hiç uymuyor olmasına rağmen neden izliyorlar?

Bunun altında yatan birkaç sebep olduğunu düşünüyoruz.

Öncelikle yazımızın baş kısmında da belirtmiş olduğumuz gibi , insanlardaki merak duygusu kullanılıyor. Bir bölümü izleyen bir insan sonraki bölümde ne olacağının merakı içerisinde bu tür program ve dizilere maruz kalıyor.

İkinci olarak bu merak duygusuna bu tür dizi ve programları izledikçe nefsani bir takım zafiyetlerimizde ekleniyor.

Üçüncü olarak , esasında içimizde bir rahatsızlık duyuyor olsak ta, nede olsa herkesin izlediği bir dizi ve büyük bir televizyon kanalından da veriliyor demek ki normal bir şey düşüncesini geliştiriyoruz.

Dördüncü olarak “altı üstü sadece bir dizi, ben bu dizi ve programlardan etkilenecek değilim ki” türünden savunmalar geliştiriyoruz.

[...]

Bu Tür Dizi ve Programların Sonuçları
Hepimizin bildiği üzere günümüzde boşanmalar çok ciddi bir artış göstermiş, aile içi şiddet artmış,gayri ahlaki tutum ve davranışlarda artışlar olmuştur. Yine son dönemlerde anne babalarına asi ve saygısız gençlerle sıklıkla karşılaşır olduk. Uyuşturucu kullanma yaşı gittikçe azalarak ortaokullara kadar inmiştir. Daha ilkokuldaki çocuklar kız arkadaş veya kızlar erkek arkadaş edinmeye başlamışlardır. Artış gösteren bütün bu olumsuzlukların elbette çeşitli sebepleri olmakla birlikte yukarıda bahsetmiş olduğumuz türden program ve dizilerin bu tabloya önemli bir katkısının olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu tür program ve diziler aile bireyleri arasındaki muhabbeti de azaltmaktadır. İnsanlar arasındaki diyaloga da ciddi manada balta vurmaktadır. Artık misafirliklerde bile oturup sohbetler etmek yerine açılıp televizyon izlenmektedir. Peki biz kendimize baktığımızda bu konuda hangi noktada yer alıyoruz. Yoksa emin sekin önümüze konulan her diziyi izlemeye devam edenlerden miyiz? Bu durumda yukarıdaki tablonun oluşumunda bizlerinde önemli bir rolü sorumluluğu ve vebali var demektir.

Çözüm Önerileri
  • 1) Öncelikle gayri ahlaki olan ve aile yapımıza uymayan program ve dizileri yayınlayan kanallara yönelik daha caydırıcı yasal düzenlemelerin yapılması eğer zaten var ise uygulanması gerekmektedir. Ayrıca ürün tanıtımından çok müstehcenliği yaygınlaştırmayı amaçlayan reklamlara da müdahale edilmesi gerekmektedir.
  • 2) Birileri bu tür program ve dizileri bize layık görüyor olabilirler. Ama biz bu tür program ve dizileri kendimize layık görmeyelim. Biz önümüze konulan her türlü programı izlemeye devam ettiğimiz müddetçe bir takım kanallarda her türden program yapmaya devam edeceklerdir. Dolayısıyla bunun sorumluluğunu birazda kendi üzerimize alalım. Onlar yapıyorlar bizlerde hiçbir seçicilik yapmadan izliyorsak diyecek başka bir şeyimiz kalmıyor. Her şeyi onaylıyoruz demektir.
  • 3) Bu konuda büyüklerimize büyük sorumluluklar düşmektedir. Ailemizi bu olumsuzluklardan koruma görevi asıl büyükler bu programları çocukların yatmadığı saatlerde izliyorlarsa kendilerini düşünmedikleri gibi aile bireylerini de bu olumsuzlukları ve gayri ahlaki konuları izlemeye mahkum ediyorlar demektir. Kendi elleriyle kendi aile bireylerini mutsuzlukların ve olumsuz düşüncelerin içine göz görerek itiyor olmanın vebalini nerede nasıl ödeyeceklerdir.
  • 4) Bu konuda biraz irade gösterip merak duygumuzun da önüne geçerek bu programların bize ve aile bireylerimize vereceği zararları da göz önünde bulundurarak daha seçici davranmamız gerekmektedir.
  • 5) “Ben dizilerden hiç etkilenmem ki” türünden geliştirmiş olduğumuz savunmaların geçerliliğinin olmadığına yukarıda değinmiştik. Esasında bu türden savunmaların içimizdeki çeşitli zafiyetleri kullanan nefsimizin fısıltıları olduğunun farkına vararak kendimize gelmemiz ve bu konuya daha bilinçli bir şekilde yaklaşmamız gerekmektedir. Bununla birlikte bu tür program ve dizileri izletmeyen büyüklerimiz varsa, onlara karşı göstermiş olduğumuz mukavemetin ve tepkinin de bizden değil çeşitli zafiyetleri olan nefsimizden geldiğinin farkına varalım.
  • 6) İktisatta “alternatif maliyet” diye bir kavram vardır. Bunun anlamı herhangi bir şeyi satın aldığımızda aslında satın alabileceğimiz başka bir şeyden vazgeçiyoruz demektir. Aslında zamanın da alternatif maliyeti vardır. Söz konusu Program ve dizileri izleyerek geçireceğimiz ve harcayıp bitireceğimiz bu zamanı acaba daha faydalı daha güzel şeylerle geçirebilir miydik? Eşimizle ve çocuklarımızla güzel sohbetler edebilir miydik? Evet yapabilirdik. Ancak akşam eve gelip biraz dinlenip akşam yemeğini yiyip haberleri de izledikten sonra bir dizinin peşine takılıp kalmışsak, artık yukarıda bahsetmiş olduğumuz şeylerin hiç birisini yapamayız demektir.
  • 7) Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Şu ana kadar “hiçbir programa bakmayın hiçbir diziyi izlemeyin” şeklinde bir öneride bulunmadık. Yalnız izlemiş olduğumuz program ve dizilerde daha seçici olunmasını, bizim kültürümüze ahlakımıza uymayan program ve dizilerin izlenmemesini önerdik.
  • 8) Bizler daha dikkatli ve daha seçici davranarak çeşitli yanlış ve zararlı programları izlememe karşılığında bizim ve ailelerimizin hayatlarına olumlu katkılarda bulunmuş olacak, en azından onları ve kendimizi çeşitli olumsuz ve zararlı programların ağına bırakmamış olacağız.
Daha mutlu aileler ve daha huzurlu bir toplum görmek hepimizin dileği.

Perde-i Ulviyeyi Yırtan Perde-ül Temaşa

Televizyonun eve iyi amaçla sokulduğunda bile zararlı olabileceğini savunan bir yazı.
Kaynak: Kendim
 
Televizyon bir Müslümanı dinini öğrenmekten veya hayırlı bir iş yapmaktan alıkoyar. Sunduğu binbir türlü olayla insanın merakını cezbetmesi ve izlemesinin de çaba gerektirmemesi, televizyonu iş yapmaktan arta kalan vakitte yapılabilecek işlerin başına koyar. Kitap okumak, ilim tahsil etmek, iyi bir işe başlamak hep planlanıp da sırası gelmeyen aktiviteler olarak kalır.

Televizyon açıldığında bir kıraat dinlemek veya bir sohbet izlemek, diğer programlara göre yorucu gibi gelir. Çünkü insan ölümü hatırlamak istemez. Bu yüzden dini bir program izlerken insanın eli diğer kanallara kayıverir. Tüm kanallara göz atarken dini bir program görüldüğünde insanın farketmeden zaplanması da çok olasıdır.

Televizyonu uzaktan kumanda ile açmak ve kanaldan kanala gezmek çok kolay olmasına rağmen hangi kanalda ne olduğunu da televizyonu açmadan bilmek çok zordur. Bu kolaylık ve zorluk insanda "Bakalım televizyonda neler varmış?" düşüncesiyle televizyon açma alışkanlığı kazandırır. Bu soruyla ilk başlarda aklen ve dinen iyi görülen yayınlar aranır ama bir süre sonra nefse güzel görünen ve merak celbeden dizi ve film gibi şeyler aranmaya başlanır. Ulvi gayeler böylece unutulur ve kumanda her ele geçtiğinde televizyon amaçsızca açılır.

Televizyon insanın vaktini böyle çalar ve dini yayın izleme niyetini böyle bozar. Müslümanın cemaat halinde yaşaması, iş güç edinmesi, belli vakitlerde belli zikirlerde bulunması bu olumsuzlukları en aza indirir. Bir Müslüman beş vakit namazıyla günde beş defa gafletten silkinir. Önemli işleri onu televizyona dalmaktan alıkoyar. Bununla beraber boş vakitlerde izlenen televizyonun dolu vakitleri işgal etmeye başlaması da mümkündür.

Televizyon bir Müslümanı sadece dinini öğrenmekten veya dinine uygun yaşamaktan alıkoymaz, ayrıca sunduğu yayınlarla da insanın zihnini, kalbini meşgul eder, çarpık bir din anlayışı ortaya koyar, dinden uzak bir hayat tarzı sunar. Televizyondaki fantastik hikayeler insana "Acaba?" diye sordurabilir. İzlediği yayının çok etkisinde kalan birinin, filmdeki kahramanın yıldız kapısını nasıl açtığını anlamaya ve bunu bir mantığa oturtmaya çalışması muhtemeldir. İslam'da nasıl olduğunu öğrenmeye girişmeyip şu gibi sorularla zihnini meşgul etmesi bir Müslümanı şüphe ve tereddüte düşürebilir.
  • Gerçekten de uzayda insana benzeyen zeki canlılar var mı?
  • Biz gerçekten robotların programladığı bir hayal dünyasında mı yaşıyoruz?
  • Aramızda saklanan büyücüler, cüceler veya ölülerin ruhları olabilir mi?
  • İnsan beden, hafıza ve karakter gibi tüm ayrıntılarıyla kopyalansa ne olur?
  • İnsan, hayvan bedenine girse veya bir hayvan akıllansa ne olur?
Televizyonda doğrudan dinle alakalı meselelerde de İslam'a aykırı fikirler sunuluyor. Ölüm ve kıyamet sonrası konularını çok iyi öğrenmediğimiz için, bu konular hakkındaki batıl fikirler zihne yerleşmesi en kolay olanlarından biri oluyor. Ramazan Bayramı'nın manasını İslam'a pek de uymayan "Bayram Özel" programlarıyla örtüp, üstüne şeker ve çikolata yığarak onun Cadılar Bayramı gibi bir şeker bayramı olduğu düşüncesini veriyor.

Şimdiye kadar Batılıların kesimhanelerini eleştirmeyip Kurban Bayramı'nda Müslümanları eleştirmek için en ufak bir noktayı bile kaçırmadan sunuyor. Acemi kasap, kaçan hayvan, kaçak hayvan, kaçak kesim haberlerini izleyenler müslümanlara karşı bir tavır almadan edemiyor. Her bayram kurban kesmenin katliam olduğuna dair kalpte bir şüphe tohumu bırakıyor.

Allah'ın her daim yaratmakta olduğunu unutturup her şeyin bilimsel ve mekanik olarak işlediğini düşündürüyor. Namazı üzerine farz olan herkesin kılması gerektiğini unutturup sadece cahil halk tarafından kılınan ve sadece camide yapılan bir ibadet şeklinde sunuyor. Öğrencilerin cuma namazına gitmesini bir suç hatta dine aykırı gibi gösteriyor.

Bizimkiler gibi bizce benimsenen bir dizide bile namaz kılan olmaması ile kimsenin namaz kılmadığı ve namaz kılmanın çok da gerekmediği fikrini akla getiriyor. Namazı ve tesettürü dinin bir dışavurumu olarak görüp Müslümanları azarlayanlar da bu fikri pompalıyor. Helallerin ve hatta emirlerin haram gibi gösterilmesinin yanında İslam'a uymayan davranışlar helal gibi gösteriliyor. Hatta o kadar banka reklamından sonra faizin haram olduğunda şüphe eden bile oluyor.

Ve kıssadan hisse. Televizyon insanı eğiten bir araç olarak değil bir casus olarak görülmeli. Elbette ki kaliteli yayın yapma gayretinde olanlar da var ama onların çalışmaları televizyondaki kötü yayınları henüz örtemiyor. Ayrıca televizyon için henüz kaliteli standartlar geliştirmiş de değiliz. Bu durumda izleyicilere kendilerini ve ailelerini televizyonun bozucu ve yıkıcı etkilerinden korumaları için televizyonu kutusuna koyup çatıya çıkarmaktan başka pek bir yol görünmüyor.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Televizyon ve Hipnotik Etkisi Hakkındaki Görseller

Televizyonun ölü bakışlarla kendine bağlayan, mükerrer mesajlarıyla koşullandırma yapan, tüm yönleriyle hayat tarzını olumsuz yönde şekillendiren etkilerine dair bir fotoğraf ve çizim sergisi.
Kaynak: İnternet

"Televizyon; aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman okumak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için icad edilmiş bir nevi afyondur...” Cemil Meriç

Çocuğunuzu Televizyonla Başbaşa mı Bırakıyorsunuz?

Çocuğu televizyon önünde bırakmanın vehametini anlatmaya çalışan bir fotoğraf sergisi.
Kaynak: İnternet

ZAP!






ZAP!






Harry Potter Çılgınlığı

Harry Potter veya popüler ikameleri için hamiyetperver bir değerlendirme.
Kaynak: http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=16121
Harry Potter çılgınlığı hakkında bilgi verir misiniz? Gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan bu çılgınlık hakkında Risale-i Nur'dan cevap verebileceğimiz bir yer var mı?

Bu gibi eserler Kur'an'dan uzak olan Batı medeniyetinin hastalıklı zihninin ve hezeyancı hayalinin bir ütopyasıdır. İnsanların kalbinde ne varsa aklı ve sair duyguları buna göre şekillenir ve ona uygun tasavvurlar üretir. Batı medeniyetinin kalbinde zulmet-i küfür, aklında ise maddenin kazuratı vardır. Bu yüzden hakikatin değil, heva ve hevesin peşinde koşuyorlar. Dünyada ise en büyük lezzetleri, hevesi tatmin etmeye çalışan fantezileridir.

İslam terbiyesi ile yetişmiş bir medeniyetin ürünleri ile Batı terbiyesi ile yetişmiş bir medeniyetinin ürünleri arasında çok fark vardır. Batı, her şeyin suretini gösterir, İslam ise her şeyin hakikatini ve özünü gösterir. İslam, kainatı ve içindekileri Allah’ın hikmetli ve güzel bir sanatı olarak gösterirken, Batı ise kainatı ve içindekileri beğenmeyip, kendi bozuk hevasına uygun şekillere sokar.

Adı geçen eserlerdeki garip ve ucube mahluklar ve gerçek üstü karakterler, Batı insanın ruh dünyasını yansıtıyor. Bir nevi kendi bozuk bakışını ve dar hevasını kainata mühendis tayin edip, değiştirmeye çalışıyor. Halbuki hakikat olduğu hali ile güzel ve kıymetlidir. Bu yüzden alemde hakikati halinden daha ahsen bir tasarım yoktur.

Risale-i Nur, Batı medeniyeti ile İslam medeniyetinin kıyaslamasını çok yerlerde yapmıştır. Örnek olarak bir tanesini verelim.
"Ulaşmaz dest-i edeb-i garb-ı hevesbâr-ı hevâkâr-ı dehâdâr De'b-i edeb-i ebed-müddet-i Kur'ân-ı ziyâbâr-ı şifâkâr-ı hüdâdâr
Kâmilîn insanların zevk-i maâlâsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,"
İzah: Olgun insanların beğendiği bir şeyi çocukça bir heves ve ahlaksız tabiat sahibi birisi anlayıp beğenmez. Demek insanların zevk ve beğenme kalitesi olgunluğa göre değişir.
"Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez."
İzah: Süfli zevk sahibi insanların ruhu ve yüksek hisleri köreldiği için ulvi şeylerden haz alamaz. Burnu tabakhaneye alışmış birisinin, esansçılar çarşısında bayılması gibi, aşağılık zevklere müptela olan insanlar, yüksek ve ulvi inceliklerden zevk ve keyif alamazlar.
"Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz."
İzah: Avrupa medeniyetinin bir ürünü olan romanlar, Kur'an’ın yüksek ve ince zevklerini görüp tadamazlar.
"Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz."
İzah: Batı medeniyetinin zevk ve beğeni ayarı ile Kur'an’ın yüksek zevklerini tartamazsın. Edebiyat üç temel konu üzerine bina olmuştur.
"Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edepse, hamâset noktasında hakperestliği etmez."
İzah: Güzellikler ve ona olan aşk. Kahramanlık ve yiğitlik. Hakikatin tasvir ve betimlenmesi.
"Belki zalim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez."
İzah: Batı edebiyatı zalim ve despotların zulüm ve gaddarlıklarını alkışlar. Kuvvete tapmayı telkin eder. Güzellik ve aşkta sadece suret ve cinselliği ön plana çıkarır. Siret ve ahlak güzelliğini vurgulamaz. Harry Potter romanında bu tespitlerin hepsi vardır.
"Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerk eder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî suretinde bakmaz,"
İzah: Şehvetin adi zevklerini insanlığa şırınga ediyor. Edebi eserleri ile hakikati tasvir sadedinde ise hakkı değil sureti resmeder. Sanat-ı İlahiye tabiat nazarı ile bakar.
"Bir sıbga-i Rahmânî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz."
İzah: Batı edebiyatında aşktan kasıt suret ve madde bağımlılığıdır.
"Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî fayda vermez."
İzah: Küfür ve sapkınlıktan gelen ruh ve kalbin ağlamalarını, edepsiz edebiyatı ile uyutup avutmaya çalışıyor, ama hakiki bir teselli değil geçici bir uyutma oluyor.
"Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez."
İzah: Bu ruh ve kalbin ızdırap ve hüznünden ölmüş halini roman ve sinema gibi vasıtalarla hayatlandırmaya çalışıyor, ama hayat vermez.
"Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz."
İzah: Mazideki olayları tiyatro ve sinema gibi vasıtalarla yeniden canlandırmaya çalışsalar da, Batı'nın karanlıklı bakış açısı ancak hortlatır.
"Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz."
İzah: İnsanları hep suret güzelliğine sevk ediyor, gözü hep şekle hapsediyor, soyut ve yüksek bir hakikat ve güzellik tanımıyor.
"Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz."
İzah: Roman ve sinemalarında güya insanları fenalıktan kaçındırmak için, zahiren ahlaksızlık kötüdür der.
"Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz."
İzah: Zararlı neticeleri gösterir. Ama batılı ve ahlaksızlığı öyle bir tasvir eder ki, ağız suyu akıtır, akıl o çirkinliğe müptela olur. Tamir ediyorum derken bozar dağıtır.
"İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân'daki edepse hevâyı karıştırmaz." (1)
İzah: Batı edebi eserlerine dikkat ile bakıldığında haram ve ahlaksızlığa karşı iştah açar, hevesi teşvik eder, hissiyatları kamçılar. Güya insanlara doğru yolu gösterir.

(1) bk. Sözler, Lemeat.

Sen Her Dizi İzlediğinde

Dizi izlemenin kitap okumaya olumsuz etkisini vurgulayan bir fotoğraf.
Kaynak: Artık mevcut olmayan bir site.
 

Televizyonda Ahlâk

Televizyonun kötü ahlâk sunma şekillerinin kısa bir listesi.
Kaynak: Blog yazarı
  • Diziler ile gıybet, iftira, hile, gasp, şantaj, canı değersiz görme;
  • Filmler ile evlilik dışı ilişki, açık saçıklık, bozuk aile yapısı, şiddet, kötü söz;
  • Evlilik programları ile evliliğin ayağa düşmesi, aile kurumunun ciddiyetinin düşürülmesi;
  • Magazin programları ile idol furyası, gizlisini saklısını araştırmak, dedikodu, gece hayatı, sevgili edinme;
  • Müzik saatleri ile umutsuzluk, zinanın övülmesi, küfür sözlerinin ezberlenmesi, çarpık aşk anlayışı;
  • Reklamlar ile zevk için yaşama, tüketim çılgınlığı, dünyaperestlik, hedonizm;
  • Yemek programları ile kanaatsizlik, mahna arama, çekiştirme;
  • Yarışma programları ile mala düşkünlük, aşırı emelleri besleme, aşırı sevinme ve üzülme, kolay yoldan para kazanma;

7 Mart 2018 Çarşamba

Televizyon Aileyi Etkiliyor

"Keşkeler..." başlığına kadar olan kısımda televizyonun aile üzerindeki etkisinden bahseden bir yazı.
Kaynak: Milli Gazete (08.01.2011)

Televizyonun aile üzerindeki olumsuz tesirleriyle ilgili çeşitli fikirler serdedilse de, özellikle hanımlar, gün boyu dizilerin başından ayrılmıyorlar.

Aileyi bir bütün olarak etkileyen diziler sanıldığı kadar masum değil. Aksine, televizyon bir şekilde aileyi yönlendiriyor, onlara rol modelleri seçiliyor, çarpık ilişki modelleri lanse ediyor aile bireylerini temel bağlarından koparıyor. Bu yönüyle televizyon, aileyi ayakta tutan, ahlakı ve kültürel mirasını, köklerine bağlılığını zayıflatarak kendi söylemiyle onları etki altına alıyor. Çocuklar, aileyle birlikte izledikleri diziler aracılığıyla yanlış modeller seçebiliyorlar ve buradaki hayat tarzıyla gerçek hayat arasındaki farkı kestiremeyebiliyorlar. Televizyon, çocukların saf ve temiz dünyalarını etkiliyor, onların sosyalleşme, bireyselleşme ve psikososyal gelişimlerini etkiliyor ve cılız kalmasına sebebiyet veriyor. Ayrıca, ailenin müşterek paylaşımını, birlikte vakit geçirme, değer üretme, sorunlara çözüm getirme yeteneğini de körelterek onları yalnızlaştırıyor. Özellikle çocukların izlediği korku, gerilim ya da aşırı şiddet içeren görüntüler çocuğun ruh ve duygu dünyasını etkilediğinden, alt ıslatma uyku bozukluğu gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Kültürel yozlaşmaya sebep oluyor

Bugün en gelişmiş şehirlerden, dağ köylerine kadar ulaşan televizyon artık yerel kültür ve değerleri daha rahat sarsabiliyor ve kültürel yozlaşmaya zemin hazırlıyor. Bütün bunları düşündüğümüzde görüyoruz ki, televizyon göründüğü gibi masum bir aygıt değil. Aksine, konumu ve fonksiyonu itibariyle, belli kesimlerin ideolojilerini empoze eden başlıbaşına  bir güç. Burada tezgahlanan olaylar, insan modelleri ve yaşam tarzları insanların eşik altına yavaş yavaş işlendiğinde bir zaman sonra toplumun yaşam tarzları değişime hazır hale geliyor. Bunun sonucunda insanlar, değer üretme ve değerlerine sahip çıkma eğilimlerini yitirerek, kendilerine biçilen hayat tarzını taklit etmeye yöneliyorlar. Bu hafta kadınlarımıza, "televizyonun başında ne kadar vakit geçirdiklerini ve televizyon seyretmeselerdi neler yapabileceklerini" sorduk... Onlar her ne kadar kendilerini dizilerden alamasalar da,  "televizyon zamanımızı çalıyor, kitap okumaya gezmeye vakit bulamıyoruz, vaktimiz televizyon başında geçiyor" diyerek şikayetlerini dile getirdiler.

Bu bağımlılıktan kendimizi kurtaramıyoruz

Ne yazık ki, burada kadınlar durumlarından şikayetçi oldukları halde, bu bağımlılıktan kendilerini kurtaramadıklarını da ifade ediyorlar. Bu dikkate alınması gereken bir durumdur. Çünkü başımızı arkaya çevirdiğimizde bu toplumun bu hale kolay gelmediğini görürüz... Hani büyüklerimiz şöyle bir olay anlatırlar; "televizyon köye girdiğinde, kadınlar ekranda erkekleri görünce başörtülerini düzeltme ve tesettürlerini gözden geçirme ihtiyacı hissetmişler" şimdilerde, trajikomik bir olay olarak anlatılan bu hikaye, aslında insanların bu duruma pek de kolay gelmediğini ifade ediyor. Artık, televizyonda, bırakın sıradan dizileri her türlü ahlakı dejenerasyon içeren filmler rahatça sergileniyor ve bunlar sıradan bir olay gibi  görülüyor. Bütün bunlar toplumun yavaş yavaş dönüştürüldüğünü ve kendinden koparılmaya çalışıldığını gösteriyor.

Her ne kadar televizyonun faydaları üzerine de fikirler serdedilse de, televizyonun aslında sinci bir düşman gibi insanlığa sunulduğunu ve aslında altın çağını yaşadığı  görüyoruz. Burada bize düşen, alternatif medya güçlerimizi aktif hale getirmek ve çocuklarımızı, kadınlarımızı  bu alanlara çekmek ve korumak olmalıdır.

Keşkeler...

Keşkeleriniz vardır: Keşke ölmeseydi, ona daha çok vakit ayırabilirdim birlikte vakit geçirirdim türünden yakınmalar yaşayabilirsiniz.

Bazen unuttum sanırsınız ama küçük bir kıvılcımla her şey gözünüzde yeniden canlanır ve her şeyi yeniden yaşarsınız.

Kaybettiğiniz kişiyle duygusal bağınızı sürdürerek ona ait eşyalara sarılır onunla birlikte yaptığınız şeyleri yeniden yaparsınız. Bu süreç çok fazla uzamışsa uzmandan yardım alabilirsiniz.
"Doğal yas tepkisinin üç evresi:

1- Kişi, nesne kaybının ardından bir şaşkınlık yaşayabilir ve bu evrede bir süre elem, keder, sıkıntı üzüntü durumu belirsiz olabilir.

2- İkinci evrede gerçeklik kabul edilir çaresizlik umutsuzluk nedeniyle kaygı düzeyi yükselir. Buna karşı kaçma geri çekilme, biçiminde savunma düzenleri oluşur.

3- Evrede yeni kişi ve nesne ilişkileri kurulurur" 1

(1- Prof. Dr. Özcan Köknel, Depresyon, Altın Kitaplar, S, 64)

Yas, sürecinde kişinin sevgi nesnesini sadece ölümle kaybetmiş olmayabilir aynı zamanda ayrılıklar, uzaklaşmalar, terk etmeler de bu kapsamda ele alınabilir... sonuçta ister ölüm olsun ister kayıp ya da ayrılık bir  nesnenin kaybı sözkonusudur.

Kaybetmek acıdır, bazı zorlukları da beraberinde getirir. Bununla başa çıkabilmek için, uzmanların öneri ve tavsiyelerine uymak gerekmektedir. Müslüman toplumlar, inançlarının ilkeleri, ahiret inancı, Allah'ın takdiri ve sabır telkinleriyle yaşadıkları acıyla daha rahat başaçıkabilmektedirler. Bu onların travmalarını daha kolay atlatmalarını sağlıyor.

Aile içi eğitim: Travma ve sonrası

Travma, kişinin ani bir durum, ya da bir kayıp sonrası yaşadığı ruhsal etkilenme durumu ya da yaşadığı olayın ardından gelişen çökkünlük olarak tanımlanabilir. Yani yaşadığımız travmalar, ani bir  deprem, savaş, sel, kaza gibi doğal afetler sonucunda olabileceği gibi kişinin hayatında yer alan bir kişiyi ya da sahip olduğu bir şeyi  kaybetmesiyle de ortaya çıkabilmektedir.

Travma sonrası, kaygı ve çaresizlik hissedilir ve travmaya başları sebebiyet vermişse, (savaş katliam tekrar vb) bu duygulara utanç, aşağılık duygusu ve kaygı durumu da eklenebilir. Travmaya neden olan durum varlığımızı toplumsal olarak etkiliyorsa acımız ve yasımız da müşterek oluyor. Burada yasımızı toplum olarak tutuyoruz ve paylaşıyoruz...

Travma sebebiniz, kaybettiğiniz yakınınızla ilgili ise  yasınızı aile bireylerinizle birlikte ya da tek başına tutar ve hayatınıza devam edersiniz. Yas sürecinde bazen acınız katlanılmaz olabilir böyle durumlarda acınızı çevrenizdeki insanlarla ya da yakınlarınızla paylaşır ve onların desteğini alabilirsiniz.

Uzmanlar, kayıp nesnenin ardından genelde kişide şu belirtilerin görüldüğünü ifade ediyorlar: Kişi kendisini ya da bir başkasını suçlayabilir.

Bütün bunlar doğal süreçlerdir. Sevgi nesnenizi kaybettikten sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatınıza devam edemezsiniz. Hatta ölen yakınınızın ölümünü kabulleninceye kadar o hâlâ aranızdaymış gibi yaşayabilirsiniz.

Böyle zamanlarda ölen yakınınızın hayali gözünüzün önünde gitmez. Hatta gördüğünüz işittiğiniz herşey size onu çağrıştırır. Hatıralardan kaçar ve ya da onlara sarılırsınız. Bütün insanların bu sürece katılmalarını arzu edersiniz. Etrafınızdaki insanların neşelenmeleri sinirlerinizi bozar onların da bu yasa katılmasını istersiniz...

Televizyonun Aileyi Dinamitlemesi 2

Televizyon ve aile hakkında bir başka yazı.
Kaynak: İbrahim Özdemir (karadenizhaber.net, 26.11.2010)
Orjinal Başlık: Televizyonlar, Aile Temelini Dinamitlemeye Devam Etmektedir
Globalleşen dünyamızda kürselleşme oyunu ile değerlerimizin temeli oyulmaktadır.

Türkiye, özellikle Tanzimat´tan itibaren Batıcılık hastalığına müptela oldu ve taklitçi tutumlar sergilemeye başladı. O günden beri, eski itibarlı günlerimizi özler duruma geldik.

Bugün Türkiye, belki de tarihinin en buhranlı günlerini yaşamaktadır. Ahlâk tahribatı ve dejenerasyon, toplumu adım adım sosyal çöküşe ve yok olmaya götürmektedir. Ailelerdağılmakta, boşanma olayları hızla artmaktadır. Fuhuş alenileşmekte, hırsızlık, kapkaç, çete ve mafya olayları bir afet durumuna gelmektedir. Uyuşturucu, alkol ve fuhuş olayları ilköğretim okullarına kadar inmiş bulunmaktadır. Hepimizin şahidi olduğumuz olaylar ahlâkımızın yozlaşmasına, nesillerimizin kaybolmasına yol açmaktadır.

Değerlerimiz unutulmuş, kurallar çiğnenmiş, toplumun manevi dokusu yara almıştır. Bütün bu gelişmelere seyirci mi kalacağız? Anne babalar, yöneticiler, eğitimciler, konunun sorumluları görevlerini yapmayacak mı?

Yaşlı dünyamız şu geçeğe şahitlik etmiştir ki, toplumları yıkan iki önemli zehir vardır: Biri zulüm, diğeri ahlâksızlık. Bu konuda Akif´imizin şu beyti ne kadar önemli:
“Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı milli, ruh-u millidir. Onun iflası en korkunç ölümdür, mevt-i küllidir”
Yalnız bu uyarı bile her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Raiting ve tiraj kaygısı, haberdeki magazin unsurunun artmasına neden olmaktadır. Bu kuruluşlar her geçen gün güvenilirliğini kaybetmekte ve habercilik ahlâkına zarar vermektedirler.”

Toplumun ruh sağlığı ve eğitim konularındaki çalışmaları ile tanınan Psikiyatrist Doç. Sefa Saygılı, TV´lerin “toplumu içten çürüttüğü” uyarısını yapıyor ve bu çürümeye bağlı olarak problemlerimizin çözümü konusunda şunları söylüyor: “Medya yangına körükle gidiyor. Memleketin bir köşesinde birileri, bir kurum, toplumsal maneviyat hareketi için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Medya, bu girişimi kötülemek, engellemek ve yok etmek için çabalıyor. Veya, yanlı bir şeyleri medya, müthiş bir şekilde abartarak önümüze getiriyor. Pireyi deve yapıyor. Kötülüklerin sıradanlaştırılması medyanın raiting ve tiraj kaygısından kaynaklanıyor. Oysa, bazen “kötülüğün gizlenmesi” gerekir. Topluma yıldız diye pazarlanan bazı tiplerin çarpık, gayrı meşru ilişkileri magazin programlarında insanların önüne getiriliyor. Dizilerde ahlâksız senaryolara, yarışma programlarında şan, şöhret meraklısı tiplere prim veriliyor. Toplumda buna benzer olaylar meydana geldiğinde biz de şaşırıyoruz. Şaşırmaya gerek yok.

Ayna gerçeğin suretidir... Bugün, maalesef medya da, sivil toplum kuruluşları da üzerine düşen görevleri yapmıyor. Toplum içten içe çürüyor. Maalesef, buna hepimiz seyirci kalmak durumundayız. Kesinlikle kötüye doğru bir gidiş var.

Bunun çaresi toplumsal dayanışmadır. İnsanların dünyaya bakış açılarını değiştirmeleridir. İnsanların daha kanaatkar, daha hoşgörülü olmalarıdır. Merhamet üretmek gerekir, herkesin herkese sevgi duyacağı bir sevgi toplumu oluşturmak gerekir. Bu nasıl yapılabilir? Bizi biz yapan, bin yıllık değerlerin yaşatılması, bunlara kıymet verilmesi sağlanmalıdır. Maalesef bu değerler Milli Eğitim sisteminde öğretilmiyor. Özümüzden uzaklaşıyoruz.”

Televizyonlar kötülük ve ahlaksızlık körüklüyor.

Her gün, medyanın görüntülü ve sözlü mesaj bombardımanına tutulmaktayız. TV yayınlarında, insanlık için faydalı ve güzel yayınlar görüldüğü gibi maalesef çoğu TV kanalı, insanımızı olumsuz yayınlarla, ahlaksızlığa ve haram üzere bir hayata sürüklemektedir.

‘Şairlerin Sultanı’ Rahmetli Necip Fazıl ın dediği gibi:
"Oluklar çift; birinden nur akar diğerinden kir."
Evet, hangi kanallardan nur, hangilerinden kir aktığının bilincinde olmalı ve gönül frekanslarımızı buna göre ayarlamalıyız.

Günümüz Müslümanları; zihinlerini, kalplerini medyanın kirletici, saptırıcı yayınlarından, hem kendilerini, hem de aile fertlerini korumak zorundadırlar.
Hele hele, dinini asli kaynaklardan yeterince bilmediği için neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmakta, Allah korusun İslam a uymayan görüş ve fikirlere hemen kapılıvermektedir.

Son yıllarda bu iş medya tarafından o kadar ileriye götürüldü ki, kesin haram olan hususlar, sinema ve TV dizi/filmleri vasıtasıyla, insanlara ‘normal’ kabul ettirilmeye çalışılmakta, insanın inancını zedeleyecek biçimde lanse edilmektedir.

Haramın reklamını yapmak bir kötülüktür. Ama haramı zihinlere helal ve meşru bir şeymiş gibi kabul ettirmek en büyük kötülüktür. Dine ve inanca vurulabilecek en büyük darbedir.

Dinimizin temel itikad kaidelerine göre; bir insan haramın ‘haram’ olduğunu bilerek o haramı işlemesi, o kişiyi dinden çıkarmaz, sadece günahkar kılar. Ama bir insan haramı işlemese bile, haramı ‘haram’ olarak değil, ‘helal’ olarak kabul etmesi var ya, işte asıl korkulması gereken budur! Çünkü bu durum, insanın dinini yıkmaktadır.

Duygusallık veya trajedi atmosferi içinde, kimi dizilere şeytanca sahneler yerleştirilmekte ve zihinler kirletilmektedir. Psikolojide bilinç altına müdahale olarak tanımlanan bu ‘operasyonlar’ izleyiciyi, normalde kabullenmeyeceği kötü/gayri insani değerleri, farkında olmadan benimsemesi esasına dayanmaktadır.

Ülkeyi manevi buhrana sürüklemek isteyenler, medyayı silah olarak kullanmaktadır. Her gün ahlâki ve manevi tahribatın bazı medya kuruluşları tarafından sistemli bir şekilde gerçekleştirildiğine şahit oluyoruz. Halbuki basın, milli, manevi, ahlâki, kültürel ve tarihi değerlerimizi korumaya çalışmalı değil mi? Aksine, gayriahlâki bir hayatın teşvik edildiğini görüyoruz.
Eğlence, yarışma, magazin vb. programlar bahane edilerek Müslüman Türk aile hayatına zıt yayınlar yapılmakta, içki, uyuşturucu, fuhuş, çete ve mafya olayları özendirilmektedir.
Bir toplum, göz göre göre uçuruma sürüklenmektedir. Yetkililer ve konunun sorumluları olaylara seyirci kalmaktadır. Halbuki fuhuş ve kötülüklere sürüklenen bizim evlatlarımız, yıkılan, dağılan aileler, bizim ailelerimizdir.
Medya toplumu, aileyi ve değer yargılarını en çok etkileyen unsur durumundadır. Basın, toplumu olumsuz yönde etkilemekte, ahlâki ve manevi değerlerin yok edilmesine vesile olmaktadır.

İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır.

Aile, bir toplumun en küçük kurumsal birimidir. Oradaki safiyet, sıcaklık, fedakarlık, sevgi, hoşgörü ve rahatlık hiçbir yerde yoktur. Çünkü, aile kurumundaki her güzellik karşılıksız ve samimiyet üzerine kurulmuştur. İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır. Aile içinde mutluluğu yakalayan insan hedefine ulaşmış demektir. Aile dışında mutluluğu elde etmek çok zordur. Hele günümüzde, dış ortam acımasızdır, orada her şey menfaat ve ihtiraslar üzerine kurulmuştur. Bu yüzden aile kurumu sağlam olan toplumlar güçlüdür, dirençlidir. Aile yapısı sağlam olmayan toplumların her konuda dirençsiz olduğu açıktır. Türkiye olarak bizi güçlü kılan en önemli özelliğimiz sağlam aile yapımızdır.
Bunu çok iyi bilen şer odakları, aile yapımızı hedef almış durumdadırlar. Özellikle, basın kuruluşları kullanılarak aile müessesesi topa tutulmakta, bu müesseseyi dağıtmak için akla hayale gelmeyen entrikalara başvurulmaktadır. Bazı medya kuruluşları, diziler, filmler, klipler, eğlence, magazin vb. programları hep bu amaçla kullanmaktadır. Sabah gazetesinden Ergun Babahan, bu çeşit basının bombardımanı altındaki Türkiye´nin “Satılık bedenler ve ruhlar ülkesi”ne
dönüşeceğini anlatarak konunun vahametini şöyle köşesine taşımıştır. “Aile Tük toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin refahı ve huzuru ile, özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasını öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır,t eşkilatını kurar.” Anayasa´nın 41´inci maddesi aileye bakışı böyle anlatıyor ve devlete özellikle ana ve çocuğun korunması görevi veriyor.

Türkiye´de uzunca bir süredir üç beş erkek arasında turnike misali dolaşan ve kendilerine manken diyen bir grup genç hanımın yaşam tarzı, genç kızlara örnek diye sunuluyor. Genç delikanlılara da aynı mekanda bulunduğu, arkadaş olduğu insanların eski sevgilileriyle birlikte olmanın normal olduğu anlatılıyor. Bu yetmiyor, bunu haftada bir yapanlar övülüp göklere çıkarılıyor. Fahişeliğin gazete sayfalarında prim yaptığı nadir ülkelerden biriyiz herhalde.

Bu hususta, şu anda onlarca milyon insanın izlediği kimi TV dizilerinin senaryolarında işlenen konuların dikkatle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz.
İşte, bunun için anne ve babalar hem kendilerini hem de çocuklarını; hem haramı reklam eden, hem de haramı helal, ya da helali haram gibi gösteren, art niyetli medyanın zararlı yayınlarından korumalıdır.

Kur an-ı Kerim, insanlar arasında haramın, fıskın, küfrün yayılmasını isteyenleri dehşetli bir azapla tehdit etmektedir:
"(Çeşitli çıkar ve bahanelerle) Müminler arasında fuhşun yayılmasını isteyenler; onlara dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Nûr, 24/19)
Evlilik magazinleştirilemez

Bazı TV kuruluşları, aile gibi toplumu en sağlam kurumunu magazinel formatta ele almaya başlamıştır. Eş seçimi, aile ve evlilik gibi en ciddi ve en hassas kurum magazine konu yapılmışsa, tehlikenin hangi boyutta olduğu ortada demektir. Bu programlar aile kurumunu yozlaştırmakta, toplumu kaynağından dinamitlemektedir.
Bu programlar, aile kurumunun ciddiyetine yakışmıyor. Kutsal bir müessese basitleştiriliyor, keyf ve eğlence aracı olarak algılanmasına vesile oluyor.
TV´lerde kadın ve erkek adayların eş araması örf ve adetlerimize de ters düşmektedir. Mahremiyeti olan konular alenileştirilmekte, gençliğe olumsuz örnek olmaktadır. Bu programların aile müessesesini çökertmekten başka bir amacı yoktur.

Aile mahremiyeti korunmalı

Kısaca, aile kurumu örselenmemeli, onun safiyeti muhafaza edilmelidir. Çarşıdan mal beğenir gibi, eş seçilir mi? Bu nasıl bir aile anlayışı?.. Aile gibi önemli bir müessesenin hassas ölçüleri olması gerekmez mi?

Ülkemizde, gençliğin ve toplumun ahlâki ve manevi yönünü geliştirmek için çırpınan seçkin bir kuruluşumuz var: “Ailenin çözülüşü toplumsal çürümenin habercisidir. Aileyi koruyamayan toplumlar inanç ve kültür değerlerini koruyamazlar. Bu temelin sağlam bir şekilde ayakta kalabilmesi için hanım kardeşlerimize büyük görevler düşmektedir.

Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı , bu seçkin ve pozitif hizmet eden kurumlarla artık organize planlı programlı işler yapmak zorundadır.

Aile devletin temelidir ve bu temel, bu bina yıkılmamalıdır. Herkese büyük görevler düşmektedir.

Televizyonun Aileyi Dinamitlemesi 1

Televizyon ve aile hakkında bir başka yazı.
Kaynak: Hasan Çalışkan (Gülistan Dergisi, 79. Sayı, Temmuz 2007)
Orjinal Başlık: TV Dizileri Ailemizi Dinamitliyor
Her gün, medyanın görüntülü ve sözlü mesaj bombardımanına tutulmaktayız. TV yayınlarında, insanlık için faydalı ve güzel yayınlar görüldüğü gibi maalesef çoğu TV kanalı, insanımızı olumsuz yayınlarla, ahlaksızlığa ve haram üzere bir hayata sürüklemektedir.

‘Şairlerin Sultanı’ Rahmetli Necip Fazıl'ın dediği gibi:
"Oluklar çift; birinden nur akar diğerinden kir."
Evet, hangi kanallardan nur, hangilerinden kir aktığının bilincinde olmalı ve gönül frekanslarımızı buna göre ayarlamalıyız.

Günümüz Müslümanları; zihinlerini, kalplerini medyanın kirletici, saptırıcı yayınlarından, hem kendilerini, hem de aile fertlerini korumak zorundadırlar.
Hele hele, dinini asli kaynaklardan yeterince bilmediği için neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmakta, Allah korusun İslam'a uymayan görüş ve fikirlere hemen kapılıvermektedir.

Son yıllarda bu iş medya tarafından o kadar ileriye götürüldü ki, kesin haram olan hususlar, sinema ve TV dizi/filmleri vasıtasıyla, insanlara ‘normal’ kabul ettirilmeye çalışılmakta, insanın inancını zedeleyecek biçimde lanse edilmektedir.

Haramın reklamını yapmak bir kötülüktür. Ama haramı zihinlere helal ve meşru bir şeymiş gibi kabul ettirmek en büyük kötülüktür. Dine ve inanca vurulabilecek en büyük darbedir.

Dinimizin temel itikad kaidelerine göre; bir insan haramın ‘haram’ olduğunu bilerek o haramı işlemesi, o kişiyi dinden çıkarmaz, sadece günahkar kılar. Ama bir insan haramı işlemese bile, haramı ‘haram’ olarak değil, ‘helal’ olarak kabul etmesi var ya, işte asıl korkulması gereken budur! Çünkü bu durum, insanın dinini yıkmaktadır.

Duygusallık veya trajedi atmosferi içinde, kimi dizilere şeytanca sahneler yerleştirilmekte ve zihinler kirletilmektedir. Psikolojide bilinç altına müdahale olarak tanımlanan bu ‘operasyonlar’ izleyiciyi, normalde kabullenmeyeceği kötü/gayri insani değerleri, farkında olmadan benimsemesi esasına dayanmaktadır.

Bu hususta, şu anda onlarca milyon insanın izlediği kimi TV dizilerinin senaryolarında işlenen konuların dikkatle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz. Bu senaryolara bazı örnekler vererek, üzerinde birlikte düşünelim:

Çocuğunu Kurtarmak için Zina (!)

Bir dizide başroldeki kadın oyuncunun çocuğu hastadır. Bu çocuğun ameliyat olması için 150 bin dolar gerekmektedir. Dizide mimar rolündeki hanım, hasta çocuğun ilik ameliyatı olması için gerekli olan para karşılığında, patronundan zina teklifi alır. Ve bu arada, sinsice bir yaklaşımla seyircinin şunu kabul etmesi istenir: "Kadının, çocuğunu kurtarması için bir gecelik gayri meşru ilişkisi normal görülmelidir.” (!)

Aslında bu kabul edişle, artık seyirci o olayı her zaman için meşru görmeye başlayacaktır. Bir şeyleri elde etmek için haram işlemeyi normal kabul edecektir. Kim ev almak, araba almak için zina ederse, bu normal bir iş gibi kabul görmeye başlayacaktır.

Maalesef, bu yanlış iş için bir çocuğun ameliyat olması konusuna senaryoda yer verilmesiyle, işin içine duygusallık katılmakta, din ve akıl devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Film gerçek hayattan o kadar uzaktır ki, günümüzde işsiz-güçsüz fakir kimselere bile (yeşil kart sayesinde) her türlü sağlık hizmeti bedava verilirken, sanki koskoca mimar hanım sigortasız kalmıştır.

Ayrıca kimse bir gecelik (zina) için 150 bin dolar vermez. Medyada yer alan haberlere göre, çok daha az rakamlar karşılığında fuhuş yapan kadınlar vardır. (Allah onları bu pislikten kurtarsın inşallah.)

Aslında burada üzerinde durulması gereken, rakam (150 bin dolar) değil, iffet ve namusun korunmasıdır. Namuslu bir kadının namusu, parayla ölçülemez.

Fedakarlığın Böylesi (!)

Yine bir başka dizide, başroldeki hanım, ‘kadınlık özellikleri çocuk sahibi olmasına yeterli olmayan’ bir kadını canlandırmaktadır. Bu kadın, çocuğum olmuyor diye, bunalıma girmekte, hatta intiharı düşünmekte iken, samimi olduğu kız arkadaşı, güya bu hanımcağız intihar etmesin (!) diye, onun adına, arkadaşının kocasının spermiyle kendi yumurta hücresini birleştirip onun adına hamile kalmayı kabul etmektedir.

Burada da üzeri örtülü bir şekilde seyirciden şu istenir; ‘Ey seyirci! Bu kadının intihar etmesi kötü olacak, sen kabul et ki, bu hanımın bayan arkadaşı onun adına yabancı bir erkekten hamile kalsın.’ Ve seyirci dizinin heyecanı içinde, dinimize göre uygun olmayan ve zina sayılan bu çirkin durumu, neredeyse normal, meşru ve sevecen bir hareket olarak kabul etmeye yönlendirilmektedir.

Burada da arkadaşının fedakarlığı ön plana çıkarılarak, meşru olmayan bir durumun kabul ettirilmesi vardır.

Yine bir TV, sabah programlarında, kızı hamile kalamayan bir anne, damadının spermiyle kendi spermini tüp bebek usulüyle, kızı adına damadından hamile kalan bir kadını, sırf bu işlerin önüne açmak ve yaygınlaştırmak amacıyla, günlerce tutulabilmektedir.

Normal bir insanı, ancak tiksindirebilecek, böyle bir olay, nasıl toplumun gündemine getirilebilir? İnsanın aklı almıyor! Bu tür yayınları yapanlar, diyelim ki muhataplarının çoğunluğunun Müslüman olduğunu göz ardı ediyorlar, peki, seyircilerinin aklını ve insani duygu/değerlerini hafife aldıklarının farkında değiller midir?

Din ve Din Adamına Karalama

Yine, bir başka dizi de ise konu şöyle gelişiyor: Evin kızı, bir gençle, meşru olmayan bir cinsel ilişkide bulunmuş ve hamile kalmış. Bunun farkına varan aile ve akrabalar, kızı cezalandırmak veya bağışlamak konusunda tereddüt içindeler; baba af taraftarıdır, fakat akrabanın bir kısmı, cezalandırmada ısrar ediyorlar. Baba son kararı dine bırakıyor ve bir hocaya sorarak karar vermek üzere ona gidiyor. Hoca ölüm fetvası veriyor (!) baba da infaz etmek üzere eve dönüyor.

Halbuki, İslam’da bekar insanlar zina yapınca, ölüm cezası verilmez. Ve yargılama işini de devletin görev verdiği kimseler (eskiden kadı) dışındaki insanlar yapamaz. Hal böyle iken, din ve din alimleri, din görevlileri hakkında yanlış bilgiler veriliyor, kötü imajlar ve yıpratıcı sahneler sergileniyor.

Benzer senaryolara sahip bir çok dizi, yaklaşık olarak son on yıldır müslüman ailelerin zihnini, ahlakını, kalbini dinamitlemek için sanki yarış halindeler.

Biz aslında toplum olarak, daha önceki yıllarda; zina, içki, müstehcenliğin yaygınlaştırılması gibi büyük günahlara özendiren ‘reklam’lara, filimlere vs. alış(tırıl)mıştık. Alışmasına alışmıştık da şimdi bize, Allah'ın yasak kıldığı şeyleri normal ve meşru kabul ettirilmeye çalışılması, bilgi ve şuur sahibi müslümanları dehşete düşürmektedir.

Zira, yukarıda da belirttiğimiz gibi bir günahın haram olduğunu kabul edip, nefsine yenilerek işlemek başka, o günahın günah (haram) olduğunu kabul etmemek çok başka şeylerdir.

Günahın haram (dinen yasak) olduğunu kabul etmeyen kişi dinden çıkarken; o günahın haram olduğunu kabul etmekle birlikte, günaha düşen kişi sadece ‘günahkar’ olur. Günahkar kişi sadece tövbe etmekle, (inşallah) kendini Allah’a affettirirken; dinden çıkan kişinin daha önceki sevapları silinir ve tekrar kelime-i şahadet getirerek dine yeniden girmesi gerekir.

Tabii bu arada, günah işlemeyi de hafife almamak gerekir. Nasıl olsa tövbe ederiz diye, kişi kendini ateşe atmamalıdır.

İşte, bunun için anne ve babalar hem kendilerini hem de çocuklarını; hem haramı reklam eden, hem de haramı helal, ya da helali haram gibi gösteren, art niyetli medyanın zararlı yayınlarından korumalıdır.

Kur'an-ı Kerim, insanlar arasında haramın, fıskın, küfrün yayılmasını isteyenleri dehşetli bir azapla tehdit etmektedir:
"(Çeşitli çıkar ve bahanelerle) Müminler arasında fuhşun yayılmasını isteyenler; onlara dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Nûr, 24/19)

Televizyonsuz Hayat: 12 Alternatif ve seçenekler!

Televizyona alternatifler sunan ve aile ile daha çok vakit geçirmenin, daha iyi bir eğitimin ve daha faydalı aktivitelerin önemini vurgulayan bir yazı.
Kaynak: pixelislam.com (2011: ama artık bu site kapalı.)

Günümüzdeki çoğu aile, gençlik dizileri, programları farklı derecelerde ahlaksızlık, terbiye dışı şakalar ve aile hayatını kötüler içerik yayınlamakta..

Şiddet, cinsel sapıklık, materyalizm, İslâmi olmayan ve İslam karşıtı içerik yayınlanmakta. Dini kanallar kendi hazırladıkları programlara dikkat etmeye çalışsalar da yayınladıkları reklamların kaynaklarına, içeriklerine müdahele edemiyorlar ve reklam diye bilinçaltınızın ahlak damarlarını çatlatmaya yardımcı oluyorlar.. Hollywood için bu zaten en büyük vazife: ahlâksızlık, dinsizlik, düşmanlık...vs.

Ailelerin çocuklarının dünya ve ahiretleri için her zaman olduğundan daha fazla dikkate ihtiyaçları var. İşte eğer hâlâ aklınızda ve kalbinizde "takva" varsa size 12 alternatif yol!

1) Televizyondan kurtulun!

Hayır, radikal bir karar değil bu. Araştırmalara göre ailelerin %73'ü çocuklarının televizyon izlemelerini sınırlamak istiyor.. Ve yüzlerce, binlerce aile bunu zaten yapıyor. Ve hâlâ milyonlarca evde televizyon yok. Bu size zaman kazandırır. Eğer bunu bir başarırsanız, bize inanız, bir daha özlemeyeceksiniz! Bir baba uzun süreli bir İslâmi programa gittiklerinde ailecek televizyon izlemediklerini dönüşlerinde de televizyonu kaldırdıklarını ve 16 ay geçmesine rağmen hala televizyonu aramadıklarını söylüyor..

Böyle yapan kimse o şeyi tekrar özlemez! Ailesinden kimsenin televizyon istemediğini söylüyor. Daha fazla aile içi iletişim, kitaplar, bilgisayar ve internet televizyonun yerini almış bile! TV de bir sürü haram programlar var. Normal olarak televizyon izleyen bir çocuk haftada en az 27 saat televizyon karşısında şiddet ve cinsellik sömürülerine maruz kalıyor ve ahlâkı, psikolojisi bozuluyor. Sizce buna değer mi? Karşı koyamıyorum diyorsanız, televizyonsuz yaşamak en iyisi..

Bu konuda sıkı düşünün. Öncelikle eşinizle ortak karar verin. Eğer yetişkin çocuklarınız varsa onların da bu karara ortak olmaları daha iyi olacaktır. Eğer böyle yaptığınızda gidip komşuda izleyeceklerse, evinizde izlemeleri daha iyidir.. Buna ehven-i şer (kötünün iyisi) de deniyor..

2) Televizyonu kapatın, bilgisayarı açın!

Bir çok aile artık çocukları televizyondan kurtarmak için kara kutuyu kaldırıp yerine bilgisayar koymanın etkili olduğunu keşfediyor! Zaten hemen hemen her çocuk televizyon yerine bilgisayarı tercih eder. Eğer bilgisayarınız yoksa alabilirsiniz. Çocuklarınızın işini görebilecek ortalama bir bilgisayar 600-800ytl arası değişiyor. İkinci eller ise, 250ytl ye kadar inebiliyor. Ve artık müslüman çocuklar için üretilen programlar, oyunlar çıkmaya başladı. Ayrıca internet bağlantıları olanlar için de pixelislam.com gibi güzel siteler var.. Bu programları, siteleri kullanarak hem vakit kaybettirmezsiniz hem de eğitimlerine katkıda bulunursunuz..

3) Site gezmek kanal gezmekten iyidir!

Televizyon pasifdir. İnternet ise daha aktif ve bilgilendiricidir. İnternetle daha fazla haşir-neşir olun veya en azından vakit ayırın. Bir araştırmaya göre 100,000 internet kullanıcısının %22'si televizyonu internet için feda ettiklerini söylüyorlar. %12 si internet yüzünden gazete ve dergileri daha az takip ettiklerini söylerken %3 de radyolarını kapattıklarını söylüyor.

4) İslami programları destekleyin!

Müslüman çocuklar ve gençler için piyasaya islâmi program çıkaran firmalar var. Dünya televizyonu kapattırmaktan ibaret değil! Televizyonun kendisi kötü değil, içerisindeki programlar. Ve fakat bu zamanımızda tamamını kaplamış vaziyette..

Bir çocuk ortalama haftada 27 saatini televizyon başında geçiriyor. Bu saatlerin çoğunda da şiddet ve cinsel sömürü içeriyor, her bir hafta! Bir araştırmaya göre 450 ilköğretim seviyesinde çocuğun %65 nin ayda en az bir kere tamamen çıplaklık ve/veya aşırı cinsellik içeren programlara maruz kaldıklarını gösteriyor.
 
Çocuklar bu şekilde zayıflamış ahlaklarını nasıl düzeltecekler? Çocuğunuz hafta sonu yakınınızdaki bir islami organizasyona gidebilir, camiye gidebilir ve buralarda evlilikten önce cinsellikle ilgili hiçbir şey öğrenmez. Peki bir çocuk içinde hiçbir İslâmi bakış açısı olmayan, haftada 25-30 izlediği televizyonun etkisiyle neler düşünür, bunu hiç düşündünüz mü?

Milyonlarca televizyonun, kablolu kanalın, yayıncıların hayatınıza, fikirlerinize çocuklarınıza zarar vermesine izin vermemelisiniz. Müslümanlar kendi hayat tarzlarına uyan hayat tarzlarını oluşturup desteklemekle mecbur ve mükellefir! İslami ürünleri alıp, destekleyerek, yatırım yaparak onların büyümelerine daha güzel çalışmalar yapmalarına yardımcı olmalısınız!

5) İslami "program"ları geliştirin:

Yayıncılık, optik ağlar, sıkıştırılmış yayınlara milyarlarca dolar yatırılıyor. TV yayını yapmak gelişen bu teknoloji ile internet sitesi yayını yapmak kadar kolay olacak. Peki bu imkânları kim kullanacak? Haram yayın yapan, para derdinden dolayı devamlı taviz veren dindarlıkta zor duran televizyonlar mı? Neden ailenizle bu teknolojiyi kullanıp prodüksiyonun nasıl yapıldığını öğrenmiyorsunuz? Öyle veya böyle keyifli ve faydalı olacağından eminiz!

6) Basketbol bile televizyondan iyidir:

Ailenizi oyunlara, bahçe işlerine, çalışmalara teşvik edin. Dışarda üstünü başını kirletip, heyecanla oyun oynamaları gereken çocuklar saatlerce sadece göz kapaklarını kapatıp açarak oturuyorlar. Araştırmalar televizyonun yeni fikir üretme kabiliyetini söndürdüğünü söylüyor. Televizyon izlemek, gerekli fiziksel oyun aktiviteleri yerine pasif aktivite yaptırıyor. Bu Efendimiz (sav)'in de oyunlara teşvik ettiğini ve Kendisinin de bizzat katıldıklarının sebeplerinden biridir.

7) Hiç kamp yaptınız mı?

Bizim kültürümüze çok yerleşmeyen kamp anlayışı aslında faydalı ve zevklidir. Yanınıza oğullarınızı, kitaplarınızı, ihtiyaçlarınızı ve çadırınızı alıp tabiata açılabilirsiniz. Uludağ gibi çoğu yerde çok uygun fiyatlara suyu, ihtiyaç yerleri olan kamp alanları var; buralara bütün aileyle beraber bile gidebilirsiniz!

Dışarı faaliyetleri aile içerisindeki bağlarınızı kuvvetlendirmek için çok iyi bir fırsattır. İşte bu televizyonun elinizden aldığı bir şeydir. Bir araştırmaya göre 5 yaşındaki bir çocuk babası ile haftada ortalama 25 dk. geçirirken, televizyonla 25 saat geçiriyor. Bu çocuk sizce kime benzer, babasına mı, kara kutuya mı?

8) VCD/DVD alternatifi de var..

VCD/DVD en azından televizyondaki yayının ve zamanın kontrolünü size verir. Çoğu aile normal TV izlemek yerine artık VCD/DVD tercih ediyor. Şüphesiz çocuklarımız için, değerlerimizi, kültürümüzü düşünerek yayınlanmış çizgi filmler de mevcut. Çocuklarınıza bunları satın alırken, kimin hazırladığına bakın, en fazla Ramazanda çağrı yayınlayacak kadar dindar(!) kanalların çizgi filmlerinden sakının! Pixelislam'daki videoları da nasipse bir VCD/DVD de toplayıp istifadenize sunmayı düşünüyoruz..

Zararsız batı filmi yoktur. Selahaddin Eyyubiden bahseden filmlerde bile cinsellik var. Hollywood ve Batı kültürünün size İslamiyeti sevdirecek filmler, çizgi filmler yapmalarını beklemeyin lütfen! Bir şekilde kendi filmlerimizi çizgi filmlerimiz artık üretmeliyiz.

9) Cami ziyaretinde bulunun, eski memleketinizi gezin:

Dışarda çocuklar için keşfedilecek kocaman bir dünya var. Çocuklarımızın Müslüman ümmetindeki iyileri ve kötüleri bilerek büyümelerin isteriz. Bazı tarihi mekanları gezdirip, yakın ve uzak tarihimizi onlara öğretin! Çok masraflı olur mu diyorsunuz? Keyif için gezmeleriniz, televizyona, telefona verdiğiniz taksitleri düşünün. Ve onların sizden aldıklarıyla, bunların size vereceklerini düşünün! Bizce hiç de pahalı değil!

Ayrıca her ay bulunduğunuz ildeki, yakın ilçenizdeki bir camiiyi, türbeyi ziyaret edebilirsiniz. Burdaki ana fikir televizyona "öldürecek zaman" bırakmamaktır..

10) "Televizyona Hayır!" planınız olsun..

Televizyon izleme zamanınızı yavaş yavaş azaltan bir program belirleyin. Mesela önümüzdeki yaz hiç televizyon açmamak üzere şimdiden anlaşın!

11) Gönüllü olma zamanı!

Memlekette gönüllü olarak yapılacak o kadar çok şey var ki! Büyük şehirlerde İHH, Deniz Feneri, Dosteli gibi yardım kuruluşlarına gidip konuşun. Paketleme, taşıma, ulaştırma gibi herkesin yapabileceği işlerden müsait olduğunuz vakitleri belirterek yapmak istediğinizi söyleyin. Milyonlarca dolar harcayıp muhtaç insanlara yardım eden Hıristiyan misyonerleri düşünün. Memleketimizde de bulunmaktalar! Bulunduğunuz yerdeki yardıma muhtaç ailelere yardımcı olun. İlle para vermeniz gerekmez. Gidip siz sobalarının bacalarını temizlerken, eşinizi evlerini düzenleyebilir. Çocuklarınız kapılarının bozulmuş kilitlerini değiştirebilir. Bereketini göreceksiniz!

Bunlar size hayali gibi gelebilir. Çünkü hiç birimiz yapmıyoruz. Hâlbuki çevremizde görmediğimiz o kadar muhtaç var ki..

Geçtiğimiz yıllarda yabancı bir kanalın Hacc ile alakalı bir belgeselinde izlemiştik. Mekke de merkeze uzak yaşayan aslen Mekkeli fakir insanlar varmış. Bunlardan kimsenin haberi yok. Afrikalı bir hacı bunlardan haberdar oluyor ve orada onlara yiyecek giyecek götürüyor.. Ve söyledikleri de çok acı, yıllarca kimsenin gelmediği olabiliyormuş..

12) Bir kitaba başlattırın!

Çocuklarınıza bir kitap yazmalarını ve yazdıkları kitabı sizin bastıracağınızı söyleyin. Ucuz masaüstü yayıncılıkla ufak bir kitaptan 30-40 tane bastırabilirsiniz!

Netice:

Bugün televizyon tam olarak sizinle çocuklarınız arasında duruyor. Ve bazen de Allah la aranıza girebiliyor! Televizyonkoliklik sadece çocuklara has bir şey değil, ebeveynlerde de sıklıkla görülen bir şey. Kendinizi kontrol etmediğiniz sürece, çocukları kontrol etmeye çalışmanız boşunadır!
"İnsanlara iyilik etmelerini emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?
Ve kitabı okumaktasınız siz. Aklınız mı yok, düşünmez misiniz?" (Bakara suresi, 44)
 Hayırlı çalışmalar!

Televizyonun Kalbi Bozması

Televizyonun kalbi nasıl bozduğunu açıklayan bir yazı.
Kaynak: Kendim (30 Ocak 2011)

Televizyonun olumsuz örnekler ve yanlış modeller gösterip doğruyu ve yanlışı seçemeyen, nefsinden gayrısını umursamayan, cinayeti basit gören, bunun için plan yapan, bu plan için zekâsını alkışlayan, iftira atan, hırsızlık yapan, zevk peşinde koşup esrar bulan, flört yolunda zina yapan serseri gençlik yetiştirmesi bir tarafa...

Allayıp pullayıp gençlerin iştahını kabartıp onları hazır lezzet peşinde koşturması, kolay yoldan köşeyi dönme hayalleri kurdurup dolduruşa getirmesi, açık saçıklığı ve güzel görünmeyi maharet gösterip kalıba oturanların yuvasını oturamayanların dünyasını yıkması bir tarafa...

Herkesçe bilinip burun kıvrılan, önemli olup afakî görünen, yaşayıp görmedikçe başa gelmesine pek ihtimal verilmeyen bu meseleler hakkında değil de herkesi bizzat ilgilendirip tesirini üzerinde bizzat hissedebileceği enfüsî bir meseleden, televizyonun kalbi bozmasından, bahsedecek bu yazı.

Televizyon kalbi bozuyor, şöyle ki:
  • Hem malayani, fuzuli, afakî meseleleri sunarak zihni bulandırıyor, insanları bunlarla ilgilenir hale getiriyor, önemli meselelerden alıkoyuyor hem de fuzuli işlerle uğraşma davranışını öğretiyor ve yerleştiriyor.
  • Çok üzücü ve çok dehşetli haberleri ve görüntüleri göstererek hem insanları yakın çevresindeki olaylara duyarsızlaştırıyor hem de bu tür olayları sıradanlaştırıyor ve öğretiyor.
  • Çok ilginç ve çok komik haberleri ve görüntüleri göstererek insanlara sürekli ilginçlik ve komiklik aramayı öğretiyor. Sonra bu insanların karşılarına çıkan bir olayı değerlendirmedeki kıstasları ilginçlik ve komiklik gibi basit özellikler oluyor.
  • Çok güldürüp kalbi karartıyor. Ciddiyeti bozuyor. Nükteden uzaklaştırıp şakayı bayağılaştırıyor. Replikleri ve kötü sözleri ezberletip dili bozarak boş konuşma alışkanlığını yerleştiriyor.
  • Rabbini düşünmekten ve iyi işler yapmaktan alıkoyuyor veya erteletiyor. Alışkanlık yapıp tembelleştiriyor.
  • Evdeki muhabbet ortamını bozuyor. İnsanları kendine bağlıyor. Televizyonun hazır ve bayağı lezzeti oturup yumak sarmak gibi basit bir işi yaparken söylenen çok az sözün bile daha fazlasını sunacağı manevi lezzetin önüne geçip onu kaçırıyor.
  • İş yerinde verimliliği azaltıyor, dikkat dağıtıyor, baş ağrıtıyor. "Şşşt buaraya bak. İlginç bir şey var." diyerek dikkati sürekli kendisine çekiyor. İnsanın merak duygusunu suiistimal ediyor.
  • Toplumun hedeflediği, ulaşmak istediği ahlaklı bir hayat örneği değil, dünyevi bir hayat örneği sunuyor. Ayrıca bu sunulan hayat, din açısından veya gelir durumu açısından 71 milyonu temsil etmiyor.
  • Sınır tanımayıp gittikçe seviyesini düşürüyor. "Dört bir kanaldan" saldırarak tercih hakkı bırakmadığı insanları bu seviyesizliğe alıştırıyor, böyle ahlâksızlaştırıyor, böyle eğitiyor. Bir kötülükten nefret eden kişi, bu kötülük televizyonda gösterilse de tiksinir, izleyemez. İzlese alışır, normal görür ve artık kınayanları anlayamaz hale gelir.
"Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnerim, hakkı tutar kaldırırım!"
(Mehmet Akif Ersoy)

Televizyonun Yerine

Televizyonu kaldırdıktan sonra ne yapılabileceğine dair bir yazı.
Kaynak: Kendim (30 Ocak 2011)

Kendinize bir iyilik yapıp televizyonu topladınız, kutusuna koydunuz ve o kutuyu da bir hafta açmamaya söz verdiniz ama birşeylerin eksikliğini hisseder gibisiniz diyelim. Bir fikir versin diye televizyonun yerine ikame edilebilecek binbir türlü faaliyetten birkaç tanesi aşağıda listelenmiştir.
  • Gündemi takip etmek istiyorsanız gazete ve dergi okumayı tercih edin.
  • Bilhassa televizyon izlediğiniz saatlerde kendinize bir iş bulun.
  • Belli bir saatte belli bir yerde olmanız gereken aktiviteler yapın. (Bir kursa gidin, bir sanat öğrenin, bir sanat öğretin, bir sohbet organize edin, bir uzak akrabanızı ziyarete gidin, bir vakıfta veya huzurevinde gönüllü görev alın.)
  • Bir esnaf arkadaşınıza veya akrabanıza yardım etmeye gidin.
  • Ailenizle her gün tefsir, ilmihal, Riyâzü's Sâlihîn şerhi, Kalplerin Keşfi, Sahabe Hayatları gibi dini bilginizi pekiştirecek, ahlâkınızı güzelleştirecek, imanınızı kuvvetlendirecek kitaplardan bir bölüm okuyun. Hatta yarın bir kitap beğenmeye gidin.
  • Nasrettin Hoca'nın fıkralarını üzerinde konuşulabileceğiniz bir tanesine rastlayana kadar sırayla okuyun. Aynı şekilde şiir ve hikaye de okuyup ebebiyat bilginizi zenginleştirebilirsiniz. Böylece televizyondaki bayağı zevkle edebi eserlerdeki zevk-i selim arasındaki farkı da hissedebilirsiniz.
  • Bir dil öğrenin. Biliyorsanız bir eseri tercüme etmeye başlayın.
  • Kıraat bilen, ilmihal bilen, siyer bilen kadınlar da evlerinde toplantılar yapıp, gelen kadınlara bunları öğretebilir. Her gün, kendi aralarında toplantılar yapıp, bilhassa Peygamberimiz (asm)'in zevcelerinin hayatlarını ve Hülefâ-i Râşidin'in aile hayatlarını iyice öğrenip öğretebilirler. Böylece "Gıybet haramdır" düsturunu da fiilen tatbik etmiş ve bu felâketten de ilimle meşgul olmak suretiyle kurtulmuş olurlar. (Minyeli Abdullah, s. 203)
  • Erkekler cemeatle namaza devam edebilir.

Zulmü Alkışlayamam

Ekran başında zulmü alkışlayanlara ve gelenin keyfi için geçmişe sövenlere gelsin.

Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

(Mehmet Akif Ersoy)

8 Ocak 2018 Pazartesi

Pandora’nın Parlayan Kutusu

Televizyonun bireysel ve toplumsal etkilerini konu alan bir yazı.
Kaynak: http://asilgaye.blogcu.com/pandora-nin-parlayan-kutusu/3512652

Görsel bilgi, haber ve eğlencenin en yoğun kullanıldığı, gönderenin görülmesini istediği gibi kurgulayabildiği, geniş coğrafya ve kitlelere kadar ulaşabilen etkili ve tek yönlü bir iletişim aracıdır.     

Faydasının yanında yanlış ellerde tahrip edici etkiye sahiptir.Milyarlarca dolarlık silahlardan daha yıkıcı psikolojik harp vasıtasıdır.

Televizyon yaşanılan her mekâna sızarak, toplumun tüm kesimine ulaşmıştır. İnsanlar zamanlarının üçte birini televizyon karşısında geçirmektedir. Hayata bu kadar nüfuz ederken cihazdan yayılan kirletilmiş görüntüler, davranış ve inançlarımızı olumsuz yönde değiştirebilme kuvvetine sahip olmuştur.

Ancak akşam saatlerinde bir araya gelebilen ailelerin müşterek eğlencesi haline gelirken, kontrolsüzce izlenen yayın akışı ahlak tahribatına sebep olmaktadır. Her gün saatlerce seyrettiğimiz dizilerin ortak teması; aldatma, ihanet, cinayet, parçalanmış aile, yozlaşan insan ilişkileridir. Dizilerdeki yaşamlar Türk örf ve adetlerine uymayan, toplumumuzda kötü bilinen davranışları abartarak bize gösteren olumsuz örneklerdir. Başrol oyuncusu kadın veya erkek eşini aldatır, gayri meşru ilişiklileri vardır. Çevresindeki tüm akrabaları, iş ortakları ve dostları ona tuzaklar kurarlar. Bu ihanet içerisinde yaşanılan tüm ahlak dışı yaşam seyircinin ilgisini çekerken, aslında yavaştan, sinsice bir zehir kalplerimize, ruhumuza sızar. Belleğimizde daha önce inançlarımızla vücut bulmuş ahlak anlayışı yerine gördüğümüz sahte yaşamlardaki anlayışla yer değiştirir. Farkına varmayız, öyle olmadığını söyleriz ama bu zehir gözlerimizden beynimize her gün saatlerce zerk olunduktan sonra kalbimize yerleşir, inancımız olur. Sonra da yaşam şekli,dünya görüşümüz olur. İnsan inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar.

İnsanın beyni fotoğraf makinesi gibi gördüklerini kaydeder. Bazılarını unuttuğumuzu sanırız fakat bilinçaltımızda hala izleri durmaktadır. Televizyonda seyredilen her sahne en ince ayrıntısına kadar belleğimize yerleşir. Sadece dizinin konusu ilgimizi çekmez, gördüğümüz her nesne hafızamıza kayıt olmuştur. Filmin çekildiği mekân, oyuncuların giydiği elbise, makyajı, takısı, arabası, saç şekli, okuduğu gazete, gittiği yerler, tavır ve hareketleri. Artık gördüklerimizin bir kopyası da bizde vardır.  Filmi çekenler bunları çok iyi bildiği için seyirciye vermek istediği duygu ve düşünceyi sanki bir kayıt cihazına kaydediyor gibi uzaktan beyinlerimize televizyon vasıtasıyla yüklerler. Hangi sahnede güleceğimizi, üzüleceğimizi, sevineceğimizi, coşacağımızı yönetmenler bize gösterir.

Evli erkek veya kadının gayri meşru ahlaksız ilişkisi dizi içerisinde gayet doğal karşılanırken yönetmen ve senarist aynı duyguyu bizim de duymamızı sağlar.

Kadın ve çocuklar seyrettiklerinden daha çok etkilenir. Dizilerde giyilen elbiseler, takılar, kullanılan eşyalar moda olur. Sık tekrarlanan, hoşa giden sözler dahi arkadaşlar arasında söylenir.

Davranışlarımıza hükmeden duygularımız değiştikten sonra artık toplum olarak biz eski biz değiliz. Değişime direnenler de değişenlerin etkisiyle değişir. Bulaşıcı hastalık gibi toplumun her yerine sirayet eder. Ahlaksızlık anlayışı değişerek modern yaşam, özgürlük olur. İnandığımız doğru değişilerek,parlayan kutudan gelen doğru olur. Geçmişimizden uzaklaşır, yabancılaşır,daha önce inandığımız değerlere düşman oluruz.Savunanlara da düşman oluruz. Artık kızlarımızın erkek arkadaşlarıyla tanışır, gece beraber olmalarına müsaade ederiz. Karşılaştığımız güzel bir kadınla birlikte hayâsız halimizden utanmayız, hatta çapkınlığımızı arkadaşlarımıza abartarak anlatırız ki, onların da daha iyisini yapmalarını teşvik ederiz. Yalan söylemekte, insanları kandırmakta beis görmeyiz. Flört ederek evlendiğimiz kadından bir süre sonra sıkılır, küçük nedenlerden dolayı boşanırız. Çocuklarımız anne ve babası ayrılmış sorunlu insanlar olur. Aile müessesi yıkılınca toplumda çözülme başlar.

Pandora’nın Parlayan Kutusu açılmıştır,oradan yayılan kötülük her eve girer,temas ettiği her insana bulaşır. Milleti millet yapan taşlar artık yıkılmıştır. Parçalanmaya ve yok edilmeye hazırız.