4 Haziran 2018 Pazartesi

Çocuğunuzu Televizyonla Başbaşa mı Bırakıyorsunuz?

Çocuğu televizyon önünde bırakmanın vehametini anlatmaya çalışan bir fotoğraf sergisi.
Kaynak: İnternet

ZAP!






ZAP!






Harry Potter Çılgınlığı

Harry Potter veya popüler ikameleri için hamiyetperver bir değerlendirme.
Kaynak: http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=16121
Harry Potter çılgınlığı hakkında bilgi verir misiniz? Gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan bu çılgınlık hakkında Risale-i Nur'dan cevap verebileceğimiz bir yer var mı?

Bu gibi eserler Kur'an'dan uzak olan Batı medeniyetinin hastalıklı zihninin ve hezeyancı hayalinin bir ütopyasıdır. İnsanların kalbinde ne varsa aklı ve sair duyguları buna göre şekillenir ve ona uygun tasavvurlar üretir. Batı medeniyetinin kalbinde zulmet-i küfür, aklında ise maddenin kazuratı vardır. Bu yüzden hakikatin değil, heva ve hevesin peşinde koşuyorlar. Dünyada ise en büyük lezzetleri, hevesi tatmin etmeye çalışan fantezileridir.

İslam terbiyesi ile yetişmiş bir medeniyetin ürünleri ile Batı terbiyesi ile yetişmiş bir medeniyetinin ürünleri arasında çok fark vardır. Batı, her şeyin suretini gösterir, İslam ise her şeyin hakikatini ve özünü gösterir. İslam, kainatı ve içindekileri Allah’ın hikmetli ve güzel bir sanatı olarak gösterirken, Batı ise kainatı ve içindekileri beğenmeyip, kendi bozuk hevasına uygun şekillere sokar.

Adı geçen eserlerdeki garip ve ucube mahluklar ve gerçek üstü karakterler, Batı insanın ruh dünyasını yansıtıyor. Bir nevi kendi bozuk bakışını ve dar hevasını kainata mühendis tayin edip, değiştirmeye çalışıyor. Halbuki hakikat olduğu hali ile güzel ve kıymetlidir. Bu yüzden alemde hakikati halinden daha ahsen bir tasarım yoktur.

Risale-i Nur, Batı medeniyeti ile İslam medeniyetinin kıyaslamasını çok yerlerde yapmıştır. Örnek olarak bir tanesini verelim.
"Ulaşmaz dest-i edeb-i garb-ı hevesbâr-ı hevâkâr-ı dehâdâr De'b-i edeb-i ebed-müddet-i Kur'ân-ı ziyâbâr-ı şifâkâr-ı hüdâdâr
Kâmilîn insanların zevk-i maâlâsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,"
İzah: Olgun insanların beğendiği bir şeyi çocukça bir heves ve ahlaksız tabiat sahibi birisi anlayıp beğenmez. Demek insanların zevk ve beğenme kalitesi olgunluğa göre değişir.
"Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez."
İzah: Süfli zevk sahibi insanların ruhu ve yüksek hisleri köreldiği için ulvi şeylerden haz alamaz. Burnu tabakhaneye alışmış birisinin, esansçılar çarşısında bayılması gibi, aşağılık zevklere müptela olan insanlar, yüksek ve ulvi inceliklerden zevk ve keyif alamazlar.
"Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz."
İzah: Avrupa medeniyetinin bir ürünü olan romanlar, Kur'an’ın yüksek ve ince zevklerini görüp tadamazlar.
"Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz."
İzah: Batı medeniyetinin zevk ve beğeni ayarı ile Kur'an’ın yüksek zevklerini tartamazsın. Edebiyat üç temel konu üzerine bina olmuştur.
"Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edepse, hamâset noktasında hakperestliği etmez."
İzah: Güzellikler ve ona olan aşk. Kahramanlık ve yiğitlik. Hakikatin tasvir ve betimlenmesi.
"Belki zalim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez."
İzah: Batı edebiyatı zalim ve despotların zulüm ve gaddarlıklarını alkışlar. Kuvvete tapmayı telkin eder. Güzellik ve aşkta sadece suret ve cinselliği ön plana çıkarır. Siret ve ahlak güzelliğini vurgulamaz. Harry Potter romanında bu tespitlerin hepsi vardır.
"Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerk eder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî suretinde bakmaz,"
İzah: Şehvetin adi zevklerini insanlığa şırınga ediyor. Edebi eserleri ile hakikati tasvir sadedinde ise hakkı değil sureti resmeder. Sanat-ı İlahiye tabiat nazarı ile bakar.
"Bir sıbga-i Rahmânî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz."
İzah: Batı edebiyatında aşktan kasıt suret ve madde bağımlılığıdır.
"Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî fayda vermez."
İzah: Küfür ve sapkınlıktan gelen ruh ve kalbin ağlamalarını, edepsiz edebiyatı ile uyutup avutmaya çalışıyor, ama hakiki bir teselli değil geçici bir uyutma oluyor.
"Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez."
İzah: Bu ruh ve kalbin ızdırap ve hüznünden ölmüş halini roman ve sinema gibi vasıtalarla hayatlandırmaya çalışıyor, ama hayat vermez.
"Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz."
İzah: Mazideki olayları tiyatro ve sinema gibi vasıtalarla yeniden canlandırmaya çalışsalar da, Batı'nın karanlıklı bakış açısı ancak hortlatır.
"Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz."
İzah: İnsanları hep suret güzelliğine sevk ediyor, gözü hep şekle hapsediyor, soyut ve yüksek bir hakikat ve güzellik tanımıyor.
"Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz."
İzah: Roman ve sinemalarında güya insanları fenalıktan kaçındırmak için, zahiren ahlaksızlık kötüdür der.
"Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz."
İzah: Zararlı neticeleri gösterir. Ama batılı ve ahlaksızlığı öyle bir tasvir eder ki, ağız suyu akıtır, akıl o çirkinliğe müptela olur. Tamir ediyorum derken bozar dağıtır.
"İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân'daki edepse hevâyı karıştırmaz." (1)
İzah: Batı edebi eserlerine dikkat ile bakıldığında haram ve ahlaksızlığa karşı iştah açar, hevesi teşvik eder, hissiyatları kamçılar. Güya insanlara doğru yolu gösterir.

(1) bk. Sözler, Lemeat.

Sen Her Dizi İzlediğinde

Dizi izlemenin kitap okumaya olumsuz etkisini vurgulayan bir fotoğraf.
Kaynak: Artık mevcut olmayan bir site.
 

Televizyonda Ahlâk

Televizyonun kötü ahlâk sunma şekillerinin kısa bir listesi.
Kaynak: Blog yazarı
  • Diziler ile gıybet, iftira, hile, gasp, şantaj, canı değersiz görme;
  • Filmler ile evlilik dışı ilişki, açık saçıklık, bozuk aile yapısı, şiddet, kötü söz;
  • Evlilik programları ile evliliğin ayağa düşmesi, aile kurumunun ciddiyetinin düşürülmesi;
  • Magazin programları ile idol furyası, gizlisini saklısını araştırmak, dedikodu, gece hayatı, sevgili edinme;
  • Müzik saatleri ile umutsuzluk, zinanın övülmesi, küfür sözlerinin ezberlenmesi, çarpık aşk anlayışı;
  • Reklamlar ile zevk için yaşama, tüketim çılgınlığı, dünyaperestlik, hedonizm;
  • Yemek programları ile kanaatsizlik, mahna arama, çekiştirme;
  • Yarışma programları ile mala düşkünlük, aşırı emelleri besleme, aşırı sevinme ve üzülme, kolay yoldan para kazanma;

7 Mart 2018 Çarşamba

Televizyon Aileyi Etkiliyor

"Keşkeler..." başlığına kadar olan kısımda televizyonun aile üzerindeki etkisinden bahseden bir yazı.
Kaynak: Milli Gazete (08.01.2011)

Televizyonun aile üzerindeki olumsuz tesirleriyle ilgili çeşitli fikirler serdedilse de, özellikle hanımlar, gün boyu dizilerin başından ayrılmıyorlar.

Aileyi bir bütün olarak etkileyen diziler sanıldığı kadar masum değil. Aksine, televizyon bir şekilde aileyi yönlendiriyor, onlara rol modelleri seçiliyor, çarpık ilişki modelleri lanse ediyor aile bireylerini temel bağlarından koparıyor. Bu yönüyle televizyon, aileyi ayakta tutan, ahlakı ve kültürel mirasını, köklerine bağlılığını zayıflatarak kendi söylemiyle onları etki altına alıyor. Çocuklar, aileyle birlikte izledikleri diziler aracılığıyla yanlış modeller seçebiliyorlar ve buradaki hayat tarzıyla gerçek hayat arasındaki farkı kestiremeyebiliyorlar. Televizyon, çocukların saf ve temiz dünyalarını etkiliyor, onların sosyalleşme, bireyselleşme ve psikososyal gelişimlerini etkiliyor ve cılız kalmasına sebebiyet veriyor. Ayrıca, ailenin müşterek paylaşımını, birlikte vakit geçirme, değer üretme, sorunlara çözüm getirme yeteneğini de körelterek onları yalnızlaştırıyor. Özellikle çocukların izlediği korku, gerilim ya da aşırı şiddet içeren görüntüler çocuğun ruh ve duygu dünyasını etkilediğinden, alt ıslatma uyku bozukluğu gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Kültürel yozlaşmaya sebep oluyor

Bugün en gelişmiş şehirlerden, dağ köylerine kadar ulaşan televizyon artık yerel kültür ve değerleri daha rahat sarsabiliyor ve kültürel yozlaşmaya zemin hazırlıyor. Bütün bunları düşündüğümüzde görüyoruz ki, televizyon göründüğü gibi masum bir aygıt değil. Aksine, konumu ve fonksiyonu itibariyle, belli kesimlerin ideolojilerini empoze eden başlıbaşına  bir güç. Burada tezgahlanan olaylar, insan modelleri ve yaşam tarzları insanların eşik altına yavaş yavaş işlendiğinde bir zaman sonra toplumun yaşam tarzları değişime hazır hale geliyor. Bunun sonucunda insanlar, değer üretme ve değerlerine sahip çıkma eğilimlerini yitirerek, kendilerine biçilen hayat tarzını taklit etmeye yöneliyorlar. Bu hafta kadınlarımıza, "televizyonun başında ne kadar vakit geçirdiklerini ve televizyon seyretmeselerdi neler yapabileceklerini" sorduk... Onlar her ne kadar kendilerini dizilerden alamasalar da,  "televizyon zamanımızı çalıyor, kitap okumaya gezmeye vakit bulamıyoruz, vaktimiz televizyon başında geçiyor" diyerek şikayetlerini dile getirdiler.

Bu bağımlılıktan kendimizi kurtaramıyoruz

Ne yazık ki, burada kadınlar durumlarından şikayetçi oldukları halde, bu bağımlılıktan kendilerini kurtaramadıklarını da ifade ediyorlar. Bu dikkate alınması gereken bir durumdur. Çünkü başımızı arkaya çevirdiğimizde bu toplumun bu hale kolay gelmediğini görürüz... Hani büyüklerimiz şöyle bir olay anlatırlar; "televizyon köye girdiğinde, kadınlar ekranda erkekleri görünce başörtülerini düzeltme ve tesettürlerini gözden geçirme ihtiyacı hissetmişler" şimdilerde, trajikomik bir olay olarak anlatılan bu hikaye, aslında insanların bu duruma pek de kolay gelmediğini ifade ediyor. Artık, televizyonda, bırakın sıradan dizileri her türlü ahlakı dejenerasyon içeren filmler rahatça sergileniyor ve bunlar sıradan bir olay gibi  görülüyor. Bütün bunlar toplumun yavaş yavaş dönüştürüldüğünü ve kendinden koparılmaya çalışıldığını gösteriyor.

Her ne kadar televizyonun faydaları üzerine de fikirler serdedilse de, televizyonun aslında sinci bir düşman gibi insanlığa sunulduğunu ve aslında altın çağını yaşadığı  görüyoruz. Burada bize düşen, alternatif medya güçlerimizi aktif hale getirmek ve çocuklarımızı, kadınlarımızı  bu alanlara çekmek ve korumak olmalıdır.

Keşkeler...

Keşkeleriniz vardır: Keşke ölmeseydi, ona daha çok vakit ayırabilirdim birlikte vakit geçirirdim türünden yakınmalar yaşayabilirsiniz.

Bazen unuttum sanırsınız ama küçük bir kıvılcımla her şey gözünüzde yeniden canlanır ve her şeyi yeniden yaşarsınız.

Kaybettiğiniz kişiyle duygusal bağınızı sürdürerek ona ait eşyalara sarılır onunla birlikte yaptığınız şeyleri yeniden yaparsınız. Bu süreç çok fazla uzamışsa uzmandan yardım alabilirsiniz.
"Doğal yas tepkisinin üç evresi:

1- Kişi, nesne kaybının ardından bir şaşkınlık yaşayabilir ve bu evrede bir süre elem, keder, sıkıntı üzüntü durumu belirsiz olabilir.

2- İkinci evrede gerçeklik kabul edilir çaresizlik umutsuzluk nedeniyle kaygı düzeyi yükselir. Buna karşı kaçma geri çekilme, biçiminde savunma düzenleri oluşur.

3- Evrede yeni kişi ve nesne ilişkileri kurulurur" 1

(1- Prof. Dr. Özcan Köknel, Depresyon, Altın Kitaplar, S, 64)

Yas, sürecinde kişinin sevgi nesnesini sadece ölümle kaybetmiş olmayabilir aynı zamanda ayrılıklar, uzaklaşmalar, terk etmeler de bu kapsamda ele alınabilir... sonuçta ister ölüm olsun ister kayıp ya da ayrılık bir  nesnenin kaybı sözkonusudur.

Kaybetmek acıdır, bazı zorlukları da beraberinde getirir. Bununla başa çıkabilmek için, uzmanların öneri ve tavsiyelerine uymak gerekmektedir. Müslüman toplumlar, inançlarının ilkeleri, ahiret inancı, Allah'ın takdiri ve sabır telkinleriyle yaşadıkları acıyla daha rahat başaçıkabilmektedirler. Bu onların travmalarını daha kolay atlatmalarını sağlıyor.

Aile içi eğitim: Travma ve sonrası

Travma, kişinin ani bir durum, ya da bir kayıp sonrası yaşadığı ruhsal etkilenme durumu ya da yaşadığı olayın ardından gelişen çökkünlük olarak tanımlanabilir. Yani yaşadığımız travmalar, ani bir  deprem, savaş, sel, kaza gibi doğal afetler sonucunda olabileceği gibi kişinin hayatında yer alan bir kişiyi ya da sahip olduğu bir şeyi  kaybetmesiyle de ortaya çıkabilmektedir.

Travma sonrası, kaygı ve çaresizlik hissedilir ve travmaya başları sebebiyet vermişse, (savaş katliam tekrar vb) bu duygulara utanç, aşağılık duygusu ve kaygı durumu da eklenebilir. Travmaya neden olan durum varlığımızı toplumsal olarak etkiliyorsa acımız ve yasımız da müşterek oluyor. Burada yasımızı toplum olarak tutuyoruz ve paylaşıyoruz...

Travma sebebiniz, kaybettiğiniz yakınınızla ilgili ise  yasınızı aile bireylerinizle birlikte ya da tek başına tutar ve hayatınıza devam edersiniz. Yas sürecinde bazen acınız katlanılmaz olabilir böyle durumlarda acınızı çevrenizdeki insanlarla ya da yakınlarınızla paylaşır ve onların desteğini alabilirsiniz.

Uzmanlar, kayıp nesnenin ardından genelde kişide şu belirtilerin görüldüğünü ifade ediyorlar: Kişi kendisini ya da bir başkasını suçlayabilir.

Bütün bunlar doğal süreçlerdir. Sevgi nesnenizi kaybettikten sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatınıza devam edemezsiniz. Hatta ölen yakınınızın ölümünü kabulleninceye kadar o hâlâ aranızdaymış gibi yaşayabilirsiniz.

Böyle zamanlarda ölen yakınınızın hayali gözünüzün önünde gitmez. Hatta gördüğünüz işittiğiniz herşey size onu çağrıştırır. Hatıralardan kaçar ve ya da onlara sarılırsınız. Bütün insanların bu sürece katılmalarını arzu edersiniz. Etrafınızdaki insanların neşelenmeleri sinirlerinizi bozar onların da bu yasa katılmasını istersiniz...

Televizyonun Aileyi Dinamitlemesi 2

Televizyon ve aile hakkında bir başka yazı.
Kaynak: İbrahim Özdemir (karadenizhaber.net, 26.11.2010)
Orjinal Başlık: Televizyonlar, Aile Temelini Dinamitlemeye Devam Etmektedir
Globalleşen dünyamızda kürselleşme oyunu ile değerlerimizin temeli oyulmaktadır.

Türkiye, özellikle Tanzimat´tan itibaren Batıcılık hastalığına müptela oldu ve taklitçi tutumlar sergilemeye başladı. O günden beri, eski itibarlı günlerimizi özler duruma geldik.

Bugün Türkiye, belki de tarihinin en buhranlı günlerini yaşamaktadır. Ahlâk tahribatı ve dejenerasyon, toplumu adım adım sosyal çöküşe ve yok olmaya götürmektedir. Ailelerdağılmakta, boşanma olayları hızla artmaktadır. Fuhuş alenileşmekte, hırsızlık, kapkaç, çete ve mafya olayları bir afet durumuna gelmektedir. Uyuşturucu, alkol ve fuhuş olayları ilköğretim okullarına kadar inmiş bulunmaktadır. Hepimizin şahidi olduğumuz olaylar ahlâkımızın yozlaşmasına, nesillerimizin kaybolmasına yol açmaktadır.

Değerlerimiz unutulmuş, kurallar çiğnenmiş, toplumun manevi dokusu yara almıştır. Bütün bu gelişmelere seyirci mi kalacağız? Anne babalar, yöneticiler, eğitimciler, konunun sorumluları görevlerini yapmayacak mı?

Yaşlı dünyamız şu geçeğe şahitlik etmiştir ki, toplumları yıkan iki önemli zehir vardır: Biri zulüm, diğeri ahlâksızlık. Bu konuda Akif´imizin şu beyti ne kadar önemli:
“Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı milli, ruh-u millidir. Onun iflası en korkunç ölümdür, mevt-i küllidir”
Yalnız bu uyarı bile her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Raiting ve tiraj kaygısı, haberdeki magazin unsurunun artmasına neden olmaktadır. Bu kuruluşlar her geçen gün güvenilirliğini kaybetmekte ve habercilik ahlâkına zarar vermektedirler.”

Toplumun ruh sağlığı ve eğitim konularındaki çalışmaları ile tanınan Psikiyatrist Doç. Sefa Saygılı, TV´lerin “toplumu içten çürüttüğü” uyarısını yapıyor ve bu çürümeye bağlı olarak problemlerimizin çözümü konusunda şunları söylüyor: “Medya yangına körükle gidiyor. Memleketin bir köşesinde birileri, bir kurum, toplumsal maneviyat hareketi için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Medya, bu girişimi kötülemek, engellemek ve yok etmek için çabalıyor. Veya, yanlı bir şeyleri medya, müthiş bir şekilde abartarak önümüze getiriyor. Pireyi deve yapıyor. Kötülüklerin sıradanlaştırılması medyanın raiting ve tiraj kaygısından kaynaklanıyor. Oysa, bazen “kötülüğün gizlenmesi” gerekir. Topluma yıldız diye pazarlanan bazı tiplerin çarpık, gayrı meşru ilişkileri magazin programlarında insanların önüne getiriliyor. Dizilerde ahlâksız senaryolara, yarışma programlarında şan, şöhret meraklısı tiplere prim veriliyor. Toplumda buna benzer olaylar meydana geldiğinde biz de şaşırıyoruz. Şaşırmaya gerek yok.

Ayna gerçeğin suretidir... Bugün, maalesef medya da, sivil toplum kuruluşları da üzerine düşen görevleri yapmıyor. Toplum içten içe çürüyor. Maalesef, buna hepimiz seyirci kalmak durumundayız. Kesinlikle kötüye doğru bir gidiş var.

Bunun çaresi toplumsal dayanışmadır. İnsanların dünyaya bakış açılarını değiştirmeleridir. İnsanların daha kanaatkar, daha hoşgörülü olmalarıdır. Merhamet üretmek gerekir, herkesin herkese sevgi duyacağı bir sevgi toplumu oluşturmak gerekir. Bu nasıl yapılabilir? Bizi biz yapan, bin yıllık değerlerin yaşatılması, bunlara kıymet verilmesi sağlanmalıdır. Maalesef bu değerler Milli Eğitim sisteminde öğretilmiyor. Özümüzden uzaklaşıyoruz.”

Televizyonlar kötülük ve ahlaksızlık körüklüyor.

Her gün, medyanın görüntülü ve sözlü mesaj bombardımanına tutulmaktayız. TV yayınlarında, insanlık için faydalı ve güzel yayınlar görüldüğü gibi maalesef çoğu TV kanalı, insanımızı olumsuz yayınlarla, ahlaksızlığa ve haram üzere bir hayata sürüklemektedir.

‘Şairlerin Sultanı’ Rahmetli Necip Fazıl ın dediği gibi:
"Oluklar çift; birinden nur akar diğerinden kir."
Evet, hangi kanallardan nur, hangilerinden kir aktığının bilincinde olmalı ve gönül frekanslarımızı buna göre ayarlamalıyız.

Günümüz Müslümanları; zihinlerini, kalplerini medyanın kirletici, saptırıcı yayınlarından, hem kendilerini, hem de aile fertlerini korumak zorundadırlar.
Hele hele, dinini asli kaynaklardan yeterince bilmediği için neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmakta, Allah korusun İslam a uymayan görüş ve fikirlere hemen kapılıvermektedir.

Son yıllarda bu iş medya tarafından o kadar ileriye götürüldü ki, kesin haram olan hususlar, sinema ve TV dizi/filmleri vasıtasıyla, insanlara ‘normal’ kabul ettirilmeye çalışılmakta, insanın inancını zedeleyecek biçimde lanse edilmektedir.

Haramın reklamını yapmak bir kötülüktür. Ama haramı zihinlere helal ve meşru bir şeymiş gibi kabul ettirmek en büyük kötülüktür. Dine ve inanca vurulabilecek en büyük darbedir.

Dinimizin temel itikad kaidelerine göre; bir insan haramın ‘haram’ olduğunu bilerek o haramı işlemesi, o kişiyi dinden çıkarmaz, sadece günahkar kılar. Ama bir insan haramı işlemese bile, haramı ‘haram’ olarak değil, ‘helal’ olarak kabul etmesi var ya, işte asıl korkulması gereken budur! Çünkü bu durum, insanın dinini yıkmaktadır.

Duygusallık veya trajedi atmosferi içinde, kimi dizilere şeytanca sahneler yerleştirilmekte ve zihinler kirletilmektedir. Psikolojide bilinç altına müdahale olarak tanımlanan bu ‘operasyonlar’ izleyiciyi, normalde kabullenmeyeceği kötü/gayri insani değerleri, farkında olmadan benimsemesi esasına dayanmaktadır.

Ülkeyi manevi buhrana sürüklemek isteyenler, medyayı silah olarak kullanmaktadır. Her gün ahlâki ve manevi tahribatın bazı medya kuruluşları tarafından sistemli bir şekilde gerçekleştirildiğine şahit oluyoruz. Halbuki basın, milli, manevi, ahlâki, kültürel ve tarihi değerlerimizi korumaya çalışmalı değil mi? Aksine, gayriahlâki bir hayatın teşvik edildiğini görüyoruz.
Eğlence, yarışma, magazin vb. programlar bahane edilerek Müslüman Türk aile hayatına zıt yayınlar yapılmakta, içki, uyuşturucu, fuhuş, çete ve mafya olayları özendirilmektedir.
Bir toplum, göz göre göre uçuruma sürüklenmektedir. Yetkililer ve konunun sorumluları olaylara seyirci kalmaktadır. Halbuki fuhuş ve kötülüklere sürüklenen bizim evlatlarımız, yıkılan, dağılan aileler, bizim ailelerimizdir.
Medya toplumu, aileyi ve değer yargılarını en çok etkileyen unsur durumundadır. Basın, toplumu olumsuz yönde etkilemekte, ahlâki ve manevi değerlerin yok edilmesine vesile olmaktadır.

İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır.

Aile, bir toplumun en küçük kurumsal birimidir. Oradaki safiyet, sıcaklık, fedakarlık, sevgi, hoşgörü ve rahatlık hiçbir yerde yoktur. Çünkü, aile kurumundaki her güzellik karşılıksız ve samimiyet üzerine kurulmuştur. İnsan mutluluğu aile içinde aramalıdır. Aile içinde mutluluğu yakalayan insan hedefine ulaşmış demektir. Aile dışında mutluluğu elde etmek çok zordur. Hele günümüzde, dış ortam acımasızdır, orada her şey menfaat ve ihtiraslar üzerine kurulmuştur. Bu yüzden aile kurumu sağlam olan toplumlar güçlüdür, dirençlidir. Aile yapısı sağlam olmayan toplumların her konuda dirençsiz olduğu açıktır. Türkiye olarak bizi güçlü kılan en önemli özelliğimiz sağlam aile yapımızdır.
Bunu çok iyi bilen şer odakları, aile yapımızı hedef almış durumdadırlar. Özellikle, basın kuruluşları kullanılarak aile müessesesi topa tutulmakta, bu müesseseyi dağıtmak için akla hayale gelmeyen entrikalara başvurulmaktadır. Bazı medya kuruluşları, diziler, filmler, klipler, eğlence, magazin vb. programları hep bu amaçla kullanmaktadır. Sabah gazetesinden Ergun Babahan, bu çeşit basının bombardımanı altındaki Türkiye´nin “Satılık bedenler ve ruhlar ülkesi”ne
dönüşeceğini anlatarak konunun vahametini şöyle köşesine taşımıştır. “Aile Tük toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin refahı ve huzuru ile, özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasını öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır,t eşkilatını kurar.” Anayasa´nın 41´inci maddesi aileye bakışı böyle anlatıyor ve devlete özellikle ana ve çocuğun korunması görevi veriyor.

Türkiye´de uzunca bir süredir üç beş erkek arasında turnike misali dolaşan ve kendilerine manken diyen bir grup genç hanımın yaşam tarzı, genç kızlara örnek diye sunuluyor. Genç delikanlılara da aynı mekanda bulunduğu, arkadaş olduğu insanların eski sevgilileriyle birlikte olmanın normal olduğu anlatılıyor. Bu yetmiyor, bunu haftada bir yapanlar övülüp göklere çıkarılıyor. Fahişeliğin gazete sayfalarında prim yaptığı nadir ülkelerden biriyiz herhalde.

Bu hususta, şu anda onlarca milyon insanın izlediği kimi TV dizilerinin senaryolarında işlenen konuların dikkatle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz.
İşte, bunun için anne ve babalar hem kendilerini hem de çocuklarını; hem haramı reklam eden, hem de haramı helal, ya da helali haram gibi gösteren, art niyetli medyanın zararlı yayınlarından korumalıdır.

Kur an-ı Kerim, insanlar arasında haramın, fıskın, küfrün yayılmasını isteyenleri dehşetli bir azapla tehdit etmektedir:
"(Çeşitli çıkar ve bahanelerle) Müminler arasında fuhşun yayılmasını isteyenler; onlara dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Nûr, 24/19)
Evlilik magazinleştirilemez

Bazı TV kuruluşları, aile gibi toplumu en sağlam kurumunu magazinel formatta ele almaya başlamıştır. Eş seçimi, aile ve evlilik gibi en ciddi ve en hassas kurum magazine konu yapılmışsa, tehlikenin hangi boyutta olduğu ortada demektir. Bu programlar aile kurumunu yozlaştırmakta, toplumu kaynağından dinamitlemektedir.
Bu programlar, aile kurumunun ciddiyetine yakışmıyor. Kutsal bir müessese basitleştiriliyor, keyf ve eğlence aracı olarak algılanmasına vesile oluyor.
TV´lerde kadın ve erkek adayların eş araması örf ve adetlerimize de ters düşmektedir. Mahremiyeti olan konular alenileştirilmekte, gençliğe olumsuz örnek olmaktadır. Bu programların aile müessesesini çökertmekten başka bir amacı yoktur.

Aile mahremiyeti korunmalı

Kısaca, aile kurumu örselenmemeli, onun safiyeti muhafaza edilmelidir. Çarşıdan mal beğenir gibi, eş seçilir mi? Bu nasıl bir aile anlayışı?.. Aile gibi önemli bir müessesenin hassas ölçüleri olması gerekmez mi?

Ülkemizde, gençliğin ve toplumun ahlâki ve manevi yönünü geliştirmek için çırpınan seçkin bir kuruluşumuz var: “Ailenin çözülüşü toplumsal çürümenin habercisidir. Aileyi koruyamayan toplumlar inanç ve kültür değerlerini koruyamazlar. Bu temelin sağlam bir şekilde ayakta kalabilmesi için hanım kardeşlerimize büyük görevler düşmektedir.

Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı , bu seçkin ve pozitif hizmet eden kurumlarla artık organize planlı programlı işler yapmak zorundadır.

Aile devletin temelidir ve bu temel, bu bina yıkılmamalıdır. Herkese büyük görevler düşmektedir.

Televizyonun Aileyi Dinamitlemesi 1

Televizyon ve aile hakkında bir başka yazı.
Kaynak: Hasan Çalışkan (Gülistan Dergisi, 79. Sayı, Temmuz 2007)
Orjinal Başlık: TV Dizileri Ailemizi Dinamitliyor
Her gün, medyanın görüntülü ve sözlü mesaj bombardımanına tutulmaktayız. TV yayınlarında, insanlık için faydalı ve güzel yayınlar görüldüğü gibi maalesef çoğu TV kanalı, insanımızı olumsuz yayınlarla, ahlaksızlığa ve haram üzere bir hayata sürüklemektedir.

‘Şairlerin Sultanı’ Rahmetli Necip Fazıl'ın dediği gibi:
"Oluklar çift; birinden nur akar diğerinden kir."
Evet, hangi kanallardan nur, hangilerinden kir aktığının bilincinde olmalı ve gönül frekanslarımızı buna göre ayarlamalıyız.

Günümüz Müslümanları; zihinlerini, kalplerini medyanın kirletici, saptırıcı yayınlarından, hem kendilerini, hem de aile fertlerini korumak zorundadırlar.
Hele hele, dinini asli kaynaklardan yeterince bilmediği için neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmakta, Allah korusun İslam'a uymayan görüş ve fikirlere hemen kapılıvermektedir.

Son yıllarda bu iş medya tarafından o kadar ileriye götürüldü ki, kesin haram olan hususlar, sinema ve TV dizi/filmleri vasıtasıyla, insanlara ‘normal’ kabul ettirilmeye çalışılmakta, insanın inancını zedeleyecek biçimde lanse edilmektedir.

Haramın reklamını yapmak bir kötülüktür. Ama haramı zihinlere helal ve meşru bir şeymiş gibi kabul ettirmek en büyük kötülüktür. Dine ve inanca vurulabilecek en büyük darbedir.

Dinimizin temel itikad kaidelerine göre; bir insan haramın ‘haram’ olduğunu bilerek o haramı işlemesi, o kişiyi dinden çıkarmaz, sadece günahkar kılar. Ama bir insan haramı işlemese bile, haramı ‘haram’ olarak değil, ‘helal’ olarak kabul etmesi var ya, işte asıl korkulması gereken budur! Çünkü bu durum, insanın dinini yıkmaktadır.

Duygusallık veya trajedi atmosferi içinde, kimi dizilere şeytanca sahneler yerleştirilmekte ve zihinler kirletilmektedir. Psikolojide bilinç altına müdahale olarak tanımlanan bu ‘operasyonlar’ izleyiciyi, normalde kabullenmeyeceği kötü/gayri insani değerleri, farkında olmadan benimsemesi esasına dayanmaktadır.

Bu hususta, şu anda onlarca milyon insanın izlediği kimi TV dizilerinin senaryolarında işlenen konuların dikkatle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz. Bu senaryolara bazı örnekler vererek, üzerinde birlikte düşünelim:

Çocuğunu Kurtarmak için Zina (!)

Bir dizide başroldeki kadın oyuncunun çocuğu hastadır. Bu çocuğun ameliyat olması için 150 bin dolar gerekmektedir. Dizide mimar rolündeki hanım, hasta çocuğun ilik ameliyatı olması için gerekli olan para karşılığında, patronundan zina teklifi alır. Ve bu arada, sinsice bir yaklaşımla seyircinin şunu kabul etmesi istenir: "Kadının, çocuğunu kurtarması için bir gecelik gayri meşru ilişkisi normal görülmelidir.” (!)

Aslında bu kabul edişle, artık seyirci o olayı her zaman için meşru görmeye başlayacaktır. Bir şeyleri elde etmek için haram işlemeyi normal kabul edecektir. Kim ev almak, araba almak için zina ederse, bu normal bir iş gibi kabul görmeye başlayacaktır.

Maalesef, bu yanlış iş için bir çocuğun ameliyat olması konusuna senaryoda yer verilmesiyle, işin içine duygusallık katılmakta, din ve akıl devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Film gerçek hayattan o kadar uzaktır ki, günümüzde işsiz-güçsüz fakir kimselere bile (yeşil kart sayesinde) her türlü sağlık hizmeti bedava verilirken, sanki koskoca mimar hanım sigortasız kalmıştır.

Ayrıca kimse bir gecelik (zina) için 150 bin dolar vermez. Medyada yer alan haberlere göre, çok daha az rakamlar karşılığında fuhuş yapan kadınlar vardır. (Allah onları bu pislikten kurtarsın inşallah.)

Aslında burada üzerinde durulması gereken, rakam (150 bin dolar) değil, iffet ve namusun korunmasıdır. Namuslu bir kadının namusu, parayla ölçülemez.

Fedakarlığın Böylesi (!)

Yine bir başka dizide, başroldeki hanım, ‘kadınlık özellikleri çocuk sahibi olmasına yeterli olmayan’ bir kadını canlandırmaktadır. Bu kadın, çocuğum olmuyor diye, bunalıma girmekte, hatta intiharı düşünmekte iken, samimi olduğu kız arkadaşı, güya bu hanımcağız intihar etmesin (!) diye, onun adına, arkadaşının kocasının spermiyle kendi yumurta hücresini birleştirip onun adına hamile kalmayı kabul etmektedir.

Burada da üzeri örtülü bir şekilde seyirciden şu istenir; ‘Ey seyirci! Bu kadının intihar etmesi kötü olacak, sen kabul et ki, bu hanımın bayan arkadaşı onun adına yabancı bir erkekten hamile kalsın.’ Ve seyirci dizinin heyecanı içinde, dinimize göre uygun olmayan ve zina sayılan bu çirkin durumu, neredeyse normal, meşru ve sevecen bir hareket olarak kabul etmeye yönlendirilmektedir.

Burada da arkadaşının fedakarlığı ön plana çıkarılarak, meşru olmayan bir durumun kabul ettirilmesi vardır.

Yine bir TV, sabah programlarında, kızı hamile kalamayan bir anne, damadının spermiyle kendi spermini tüp bebek usulüyle, kızı adına damadından hamile kalan bir kadını, sırf bu işlerin önüne açmak ve yaygınlaştırmak amacıyla, günlerce tutulabilmektedir.

Normal bir insanı, ancak tiksindirebilecek, böyle bir olay, nasıl toplumun gündemine getirilebilir? İnsanın aklı almıyor! Bu tür yayınları yapanlar, diyelim ki muhataplarının çoğunluğunun Müslüman olduğunu göz ardı ediyorlar, peki, seyircilerinin aklını ve insani duygu/değerlerini hafife aldıklarının farkında değiller midir?

Din ve Din Adamına Karalama

Yine, bir başka dizi de ise konu şöyle gelişiyor: Evin kızı, bir gençle, meşru olmayan bir cinsel ilişkide bulunmuş ve hamile kalmış. Bunun farkına varan aile ve akrabalar, kızı cezalandırmak veya bağışlamak konusunda tereddüt içindeler; baba af taraftarıdır, fakat akrabanın bir kısmı, cezalandırmada ısrar ediyorlar. Baba son kararı dine bırakıyor ve bir hocaya sorarak karar vermek üzere ona gidiyor. Hoca ölüm fetvası veriyor (!) baba da infaz etmek üzere eve dönüyor.

Halbuki, İslam’da bekar insanlar zina yapınca, ölüm cezası verilmez. Ve yargılama işini de devletin görev verdiği kimseler (eskiden kadı) dışındaki insanlar yapamaz. Hal böyle iken, din ve din alimleri, din görevlileri hakkında yanlış bilgiler veriliyor, kötü imajlar ve yıpratıcı sahneler sergileniyor.

Benzer senaryolara sahip bir çok dizi, yaklaşık olarak son on yıldır müslüman ailelerin zihnini, ahlakını, kalbini dinamitlemek için sanki yarış halindeler.

Biz aslında toplum olarak, daha önceki yıllarda; zina, içki, müstehcenliğin yaygınlaştırılması gibi büyük günahlara özendiren ‘reklam’lara, filimlere vs. alış(tırıl)mıştık. Alışmasına alışmıştık da şimdi bize, Allah'ın yasak kıldığı şeyleri normal ve meşru kabul ettirilmeye çalışılması, bilgi ve şuur sahibi müslümanları dehşete düşürmektedir.

Zira, yukarıda da belirttiğimiz gibi bir günahın haram olduğunu kabul edip, nefsine yenilerek işlemek başka, o günahın günah (haram) olduğunu kabul etmemek çok başka şeylerdir.

Günahın haram (dinen yasak) olduğunu kabul etmeyen kişi dinden çıkarken; o günahın haram olduğunu kabul etmekle birlikte, günaha düşen kişi sadece ‘günahkar’ olur. Günahkar kişi sadece tövbe etmekle, (inşallah) kendini Allah’a affettirirken; dinden çıkan kişinin daha önceki sevapları silinir ve tekrar kelime-i şahadet getirerek dine yeniden girmesi gerekir.

Tabii bu arada, günah işlemeyi de hafife almamak gerekir. Nasıl olsa tövbe ederiz diye, kişi kendini ateşe atmamalıdır.

İşte, bunun için anne ve babalar hem kendilerini hem de çocuklarını; hem haramı reklam eden, hem de haramı helal, ya da helali haram gibi gösteren, art niyetli medyanın zararlı yayınlarından korumalıdır.

Kur'an-ı Kerim, insanlar arasında haramın, fıskın, küfrün yayılmasını isteyenleri dehşetli bir azapla tehdit etmektedir:
"(Çeşitli çıkar ve bahanelerle) Müminler arasında fuhşun yayılmasını isteyenler; onlara dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz." (Nûr, 24/19)