26 Haziran 2020 Cuma

Televizyonsuz Hayat Mümkün Mü?

Televizyonsuz hayatın mümkün olduğunu anlatan başka bir anekdot.
Kaynak: Tuba Kabacaoğlu

 Çalışan bir anne olarak evimde televizyon olmasından çok rahatsızlık duydum hep. Büyük kızım 8 aylıktı. Artık televizyon ekranı açık olduğunda bakıyordu. Hemen (zaten küçücük olan) televizyonu bırakın bir kenara kaldırmayı, tamamen evden gönderdim. Kızımdan önce de çok değer vermiyormuşum ki; evlenince kocaman bir televizyon alıp keyif yaparım diye hiç düşünmemiştim. Yorgunluktan, okunması gereken yazı, kitap ve makalelerden zaten vakit kalmıyordu ki hiç. Onun için televizyonsuz hayat diye bir güzellikle tanışmamız zor olmadı.

Hiç tedirgin olmadım

Üstelik televizyonsuz bir hayat bana hiçbir zaman trajik, çekilmez falan da gelmedi. Çocuklarımı televizyonsuz bir evde büyütmenin keyfini-rahatlığını yaşadım hep. İşe gittiğimde ‘Acaba televizyon karşısında yemek yiyor mu?’, ‘Tüm gününü ya televizyon karşısında geçiriyorsa?’ diye içim içimi yemedi asla. Ne tedirgin oldum ne de ablamızı (bakıcı demeyi sevmiyorum) bu konuda tedirgin ettim.

Akşamları işten eve geldiğimizde de evdeki sessizliğin içinde sanki daha bütünleştik birbirimizle. Kızım artık sesler çıkarmaya, kendince konuşmaya başlamıştı mesela. Yatağın üzerine alır, yanına uzanır,  hem onu izler hem de konuşurdum uzun uzun. Neler yaptığımı anlatırdım gün içinde, o da öylece dinlerdi. O anlar çok özeldi hep. Sanırım böyle böyle bütünleştik, tüm gün kızımın yanında olamamanın ‘kendimce’ telafisini yaptım. Ama takip etmem gereken bir dizim-programım olsaydı ya da arka fondan sürekli televizyondan türlü türlü sesler gelseydi; onunla bu kadar kaliteli vakit geçirebilir miydim bilemiyorum.

Pıt pıt atan kalbini duymak…

Kızım ayaklanmaya başladığı andan itibaren de oyunlar oynamaya başladık. Ona da bir bardak çay koyup hep beraber keyif yaptık. Kitaplar okuduk sayısı belirsiz. Bazen ikimiz de çok yorgun olduğumuz zamanlar oldu. Evin o sessizliği içinde sarıldık birbirimize, hiç konuşmadan yattık öylece, dinlendik. Eğer evde televizyon olsaydı nasıl hissederdik birbirinizin sıcacık nefesini, pıt pıt atan kalbini. Bundan dolayı çalışan, çalışmayan her ebeveyne bir televizyonsuz hayat tavsiye ediyorum. Kaçırdığınız dizileri, programları telafi edebilirsiniz sonra. Ama geçen zamanı kim, nasıl geri getirebilir ki? An’ı yaşamak kadar insanı ruhsal olarak genişleten ne var ki başka?

Şuan çoğu kişinin evinde bir değil, birkaç televizyon var. Evde hep bir gürültü, yorucu bir atmosfer… Ben hala keyif alamıyorum televizyondan. İçimde bir özlem ya da onun gerekli olduğuna dair bir inanç da yok. Çocuklarım mı? Onlar evde televizyon olsa; muhtemelen çok mutlu olurlar. Ama biz mutluluk katsayılarını başka şekillerde artırmaya çalışıyoruz. Birbirimizle vakit geçiriyoruz, çekirdek çıtlatıp sohbet ediyoruz. Arkadaşlarını, okuldaki hayatlarını, sitemlerini, kaprislerini, duygusal boşalmalarını dinliyoruz. Bazen anne-baba olarak yanlış anlaşıldığımız durumlar oluyor, birlikte çözüme kavuşturmaya çalışıyoruz. O gün o an konuşmasak; belki de çocukların içinde kocaman bir yara olarak kalacak şeyleri yakalıyoruz bazen. Bu bile televizyonsuz geçen yüzlerce güne değmez mi? Bence değer.

Televizyonsuz hayat trajik değil

Aynı zamanda oyunlar oynuyoruz. Bazen müzik açıp hepimiz dans ediyoruz. Ya da kızlar (iki kızım var) dans-jimnastik gösterisi hazırlıyorlar. Keyifle izliyoruz onları. İp atlıyoruz. Mızıkçılık yapanlarla tartışıyoruz. Uyumla oyun oynamanın inciliklerini anlatıyoruz. Ya da hakkın nasıl aranması gerektiğine dair yol gösteriyoruz kendimizce. Yeniliyoruz da, yeniyoruz da. Yenilmeyi hazmedip yeniden başlamayı öğretiyoruz belkide.

Benim bir çok arkadaşım, dostum, komşum gibi belki siz de acıdınız bize içten içe. Ya da çocuklarımızın televizyon görünce ekrandan yüzlerini çevirmemesini ‘televizyon gerekli’ düşüncenize destek ettiniz. Olabilir. Siz de haklısınız, ne dediğimi anlamınız için 1 hafta televizyonsuz yaşamanız kafi aslında. Ondan sonra bu huzurun müptelası olacağınızdan ise adım gibi eminim.

Bir fikir: Ailecek sinema keyfi

Biz hiç mi bir şey izlemiyoruz? Hiç mi ekran yok hayatımızda? Televizyonsuz hayat bu mu demek? O kadar değil tabiî ki de 🙂 Bizim bir projeksiyonumuz var. Takip ettiğimiz dizilerimiz de mevcut. Yansıtıyoruz kocaman duvara, mısırlar patlatılıyor, çekirdekler çıkıyor, tarçınlı sütler, soğuk kahveler yapılıyor. Herkes pijamalarını giyiyor. Hep beraber kanepeye sıkışıyoruz. Aynı anda, aynı şeyi izliyoruz keyifle. Buna da ‘sinema keyfi’ diyoruz. Cuma akşamları ilk seansımız oluyor. Cumartesi genelde kızımın binicilik eğitimi, anne-baba-dost ziyareti derken geçiyor. Pazar tekrar bir seans daha yapıyoruz. Neyi izleyeceğimize de hep beraber karar veriyoruz. Herkesin 1 oy hakkı oluyor. Fazla oy alan dizi o gün evimize konuk oluyor. Reklamsız, istediğimiz zaman, istediğimiz şekilde izliyoruz. Bunun da bir özgürlük olduğunu hissederek…

Bir Yorum (sevenkul, 5 Şubat 2020):
Yazı için teşekkürler. Ben de beş yıllık televizyonsuz hayatımızı korumak için kirasız bir evden kira gideri olan bir eve taşınmaya karar verdim. Sosyal açıdan zor bir karar oldu. Babanne dede evinde televizyon olduğu için bizim çocuk ödev yapmak ve yemek yemek gibi basit zorluklardan oraya kaçıyordu. Denetimsizce istediğini izliyordu. Anne baba sıkı babanne dede yihuu oluyordu. Ama televizyonu kapat artık diyen hiçbir zaman ben olmadım. Çünkü bence tarlaya dalan inekleri kovmak tarlaya tel çekmekten zordur ve her insanda inek gibi bir nefs vardır. Çocuğumla televizyonu aratmayacak kalitede vakit geçirmeye çalışsam da yakınlarda televizyon oldukça şişirmeye çalıştığımız balon hava kaçırıyordu. Bence çocuk can sıkıntısı da yaşamalı. Belki insan ancak bu şekilde matematiği, yıldızları, hayatı merak edip cevap aramaya başlar. Elhasıl, televizyonun cazibesinden korunmak için taşınıyoruz. Babanne dede bizi anlamayacak. Umarım anne de en ufak can sıkıntısında telefonun cazibesine kaçma davranışını bırakır.