19 Aralık 2017 Salı

Çocuk Pogramlarına Dikkat

Çocukların izlediği programların gerçekten ne kadar çocuklara uygun olduğunu tartışan bir yazı.
Kaynak: Şimdi mevcut olmayan bir siteden.

Televizyonun çocuklar için önemli bir eğlence aracı olduğunu hepimiz biliyoruz. Çocuklar alıştıkları takdirde bazen saatlerce televizyon karşısından kalkmayabiliyorlar. Televizyonun zararlarını daha önceki bir yazımızda zaten belirtmiştik. Bu yazımız çocukların izlediği televizyon programlarının içeriği hakkında.

2 yaşından itibaren çocuklar model alma davranışını çok yoğun bir şekilde sergilerler. Bu model çevrelerinde gördükleri ve dikkatini çeken herhangi biri olabilir. Anne, baba, öğretmen, çizgi film kahramanı olabilir. Çocuk model aldığı bu kişinin davranışlarını, konuşmasını kendi hayatında uygulamak için çaba sarfeder. İşte bu noktada çocuğun model aldığı şahsın önemi ortaya çıkmaktadır. Eğer bu model uygun davranışlara sahipse çocuğun kişisel gelişimine katkıda bulunacaktır. Ancak bu model uygun olmayan davranışlar sergiliyorsa o zaman tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Çocuğunuzun izlediği programları ne de olsa çocuklar için yapılmış deyip geçmeyin. Bu programlar ve çizgi filmler saldırgan, korku verici, vahşet, küfürlü, cinsel içerikli vs. gibi uygun olmayan içeriklere sahip olabilirler. Bu tip uygun olmayan içeriğe sahip programlar çocuklarda yalnız kalamama, karanlıktan korkma, seslere aşırı tepki verme gibi korkulara sebep olabileceği gibi aynı zamanda küfürü, saldırganlığı ve cinselliği günlük yaşantısına ve arkadaş ortamına da taşımasına sebep olabilecektir.

Sadece çizgi filmlere değil sizin onun yanında izlediğiniz yetişkin prgramlarına da çok dikkat etmenizi öneririz. O her ne kadar ilgilenmiyor gibi görünse de dikkatini çeken bir ses (patlama, tartışma, silah sesi, bağırışma) ya da görüntüyü hemen farkedecektir.

Çocuğunuzun sağlıklı bir kişilik gelişimi için kontrolü herzaman elinizde tutun. Çocuklarınızın izlediği programların olumlu davranışları pekiştiriyor olmasına, onun gelişimine olumlu katkıda bulunuyor olmasına dikkat ediniz.

Bir ülkenin ruhuna tecavüz etmek bu kadar ucuz mu?

Yiğit Bulut televizyonlardaki kötü yayınlara karşı herkesi sorumluluk almaya davet ediyor.
Kaynak:
Foto:

19 Aralık 2010 Pazar, 14:40:59

BİR başlık daha atayım: Bir ülkeyi "tecavüz ve ensestle" kirletmek bu kadar kolay olmamalı, eğer o ülkeyi yöneten bir devlet varsa!

Manevi değerlere ve özellikle aile kavramına önem verdiğine inandığım Başbakan Erdoğan ve "Ben ailemi, çocuğumu, ülkemi seviyorum" diyen her Türk vatandaşına sesleniyorum:

Ey Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler, ey Türk vatandaşları; birilerinin kapılarınızı kırıp evinize girmesi, aile ortamınıza sızması, çocuğunuzun bilincine ve bilinçaltına yerleşmesi bu kadar kolay mı? Buna izin verir misiniz? Gözünüzün önünde ailenizin, değerlerinizin taciz edilmesine neden hâlâ seyircisiniz?

Değil misiniz! ÖYLESİNİZ! Her anlamda seyircisiniz...

Nasıl mı? Ben anlatayım, siz karar verin...

Sevgili dostlarım, bu ülkede sistem, "ahlaksızlığın" izlenme ölçümü perdesi altında pompalanması üstüne kurulmuş. Birileri "ensest pazarlıyor", TECAVÜZ saatlerce seyrettiriliyor, ahlaksızlık-hırsızlık-adam öldürme "ana motif" oluyor, bunları ölçen şirket "BUNLAR EN ÇOK İZLENİYOR" diye günlük raporlar çıkarıyor. Bu rapora esir olan "reklam veren" bilmiyor ki; kendi çocuğunu da zehirliyor. Bilmiyor ki; o pompalanan, "çok seyredildiği" rapor edilen "ahlaksızlık-seviyesizlik-kitapsızlık" bir gün gelip kendi evladını da vuracak. Bilmiyor ki; bir gün gelecek "o zırvalardan" zehirlenen biri, belki kendi canına mal olurken, bu içeriğin yarattığı bir canavar kendi öz kızına tecavüz edecek...

Sevgili dostlar, TRT Genel Müdürü bu sisteme savaş açtı, benden başka kimse ses vermedi. TRT'nin açtığı davanın dosyasını okudukça görüyorum ki; sessiz kalarak, daha fazlasını yapmayarak "kendi çocuklarımın beynine, ruhuna, bilinçaltına" zehir salmışım. Ben bir babayım, sonucu ne olursa olsun, başıma ne gelirse gelsin, bu düzenle elimden geldiğince savaşmalıyım. Ben "babayım, vatandaşım" ya SİZLER! Buna "DUR" deme makamında oturanlar! ÜLKE ZEHİRLENİYOR EY EFENDİLER!

Türkiye öyle bir tuzağa düşmüş ki; sınırı savunmanın, okul önlerine polis koymanın bir anlamı yok. Düşman "eve girmiş"! Düşman eve giren "dağıtım kanalını" kontrol altına almış. Onlar ne derse, neyi "isterlerse" Türk halkı "o zırvayla" zehirleniyor. Tecavüz "ailenin beraberce yemek yediği" saatlerde yayınlanıyor, ensest "bu saatte köpürüyor", üniversitelerde "Türkiye'nin sorunlarının tartışıldığı" programlar gece 1'de başlıyor. Neden? TİAK, AGB ve Türkiye'deki uzantıları böyle istiyor! Kim bu AGB, kim verdi bu yetkiyi? BELLİ DEĞİL!

Sevgili dostlar, TRT'nin bu yabancı kuruma açtığı dava, korkutucu detaylar içeriyor. Bu şirketin 2500 deneği var, adresleri belli, kim oldukları belli, bazılarının daha önce hediye karşılığı manipülasyon yaptığı, bu isimlerin film şirketlerinin elinde olduğu TRT'nin yaptığı suç duyurularında çok açık ve net! Bir de TİAK yani Türkiye İzleme Araştırmaları Komitesi var ki; O AYRI BİR FELAKET!

Sonuç: AGB'nin ölçümleme tekniğinin "model olarak eksik, hatalı ve manipülasyona" açık olduğunu Prof. Dr. Veysel Batmaz ve birçok uzman isim, kesin olarak bilimsel verilerle ortaya koydu. TRT, savcılığa verdiği dilekçede "manipülasyonu" kesin olarak ispatladı. Türkiye'deki "temsilcisini" televizyona çıkarayım bir görün! Ölçümlenen verinin sabaha kadar kimin elinde kapalı kaldığı yıllardır muamma! Bundan vahim fazlası var ama Türkiye hâlâ uyuyor!

Son söz: Bu "hançer" böğrümüze sokulmuş ve yıllarca bize zarar vermiş! Buna "DUR" diyelim, başta medya sektörümüz olmak üzere "çocuklarımızın ruhuna tecavüz" edilmesinin önüne geçelim! Eğer onları ve ülkemizi gerçekten seviyorsak...

Sayın Başbakan'a önemli çağrı: Çocuklarımızı bizden almak için kurulan bu düzeni yıkın! Durdurun bu ucu "dışarıda" manipülasyonu! Halkımız kaliteli, kendisini ve ülkesini yarına taşıyacak "içeriğe" kavuşşun, çocuklarımızın ruhuna, bilincine ve bilinçaltına tecavüz edenlerin önü kesilsin...?

Aile ve Toplum

Ailenin önemini, televizyonun ve modern hayatın aileye etkilerini ele alan bir yazıdır. 
Kaynak:
İnsanın hayvandan farklı olarak sonsuz bir acziyet, zayıflık ve ihtiyaç içinde yaratılması, onun her zaman başkasına muhtaç olmasını gerektirir. Bu da insanın tek başına değil, toplum içinde yaşamasını zarurî kılar. Toplumun temeli ve çekirdeği ailedir. İnsan aile içinde sosyal hayatta üstleneceği rolleri öğrenir.

Sefih Batı medeniyetinin ve dinsizlik üzerine oturan çeşitli akımların etkisiyle dünyada mukaddes aile kurumu hızla çökmektedir. Bugün Batılı bilim adamları, içinde bulunduğumuz asır ile ilgili olarak, "bu çağ ailenin altın çağı değildir" hükmünü veriyor. Bu hüküm, hem teknolojik gelişme bakımından zirveye ulaşan, ama ahlâken büyük bir kriz içinde olan Batılı ülkeler, hem de ateizmin bayraktarlığını yapan komünizmin etkisinde kalan doğu ülkeleri için geçerlidir. Örnek olarak sadece Batıyı ele alacak olursak karşımıza çok vahim bir tablo çıkar. Bugün, içinde Amerika'nın da bulunduğu Batılı ülkelerdeki ailenin durumu çok düşündürücüdür. Ortalama yüzde 50 civarında olan boşanma oranları, bazı bölgelerde % 70'lere kadar çıkmaktadır. Kadınların yüzde otuzu hiç evlenmemekte, ama nikâhsız beraberlikleri sürdürmektedir. Evlilik dışı doğan çocukların oranları da % 45 civarındadır. Kapitalizm ve feminizmin "eşitlik ve özgürlük" sloganları kadınları yuvalarından çıkarmış, aileyi de neredeyse yok etmiştir. Batı ülkelerinin etkisinde kalan Türkiye gibi İslâm ülkelerinde de aile kurumunun temelleri sarsılmaktadır.

Batılı ülkelerde ailenin bu hızlı çöküşü karşısında ciddî endişeler duyan devlet adamları, düşünürler ve din bilginleri bu çöküşü durdurmak için çeşitli formüller aramaktadırlar. Diğer taraftan yaşadığımız iletişim ve bilgi çağında, teknolojisi güçlü, fakat güzel ahlâk değerleri dejenere olan bu ülkelerin aileyi yok eden kültürü, her gün evlerimize giriyor. Televizyon, sinema ve son yıllarda internet bu ahlâksız kültürü taşımada çok etkili bir rol oynuyor. Bu yüzden Türkiye gibi İslâm ülkelerinde ailenin toplumun huzur ve mutluluğu açısından önemi, aileyi olumsuz yönde etkileyen faktörler ve bunları engelleyici formüller tespit edilmeli, ailenin bu hızlı kuşatmaya karşı dayanma gücü artırılmalıdır. Avrupa Birliği'ne girme sürecinde Türkiye, Avrupa Birliği'nin değişik sahalardaki müktesebatından faydalanacağı gibi, Avrupa Birliği de Türkiye'nin sağlam aile yapısından faydalanmalıdır.

Ailedeki yozlaşmanın ayak seslerini yaşadığı yıllarda fark eden Said Nursî, Risâle-i Nur Külliyatında, ailenin ve evliliğin önemini vurgulamış, aileyi ve toplumu olumsuz yönde etkileyen faktörleri ve bunları gidermenin yollarını çok açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Globalleşen dünyada teknolojisini almaya çalıştığımız ülkelerin aile kurumunda meydana getirdiği tahribata mukabil ancak İslâm'ın sevgi ve şefkat odaklı aile modeli ile karşı koymak mümkündür.

A. Ailenin önemi

İnsanlık, ilk aileyi oluşturan Hz. Adem ve Havva ile dünyadaki "imtihan serüvenine" başlamıştır. Aile toplumun çekirdeğidir. Toplumun huzurlu, mutlu, barış ortamında olmasının aile ile yakından alâkası vardır. Çünkü toplumun huzurlu olması; birbirini seven, birbirine yardım eden, diğergam, hoşgörülü, güvenilir, yani güzel ahlâk sahibi kimselerin çoğunluğu teşkil etmesine bağlıdır. Bütün bu özelliklerin tohum olarak ilk ekildiği yer aile ortamıdır. Sağlam temeller üzerine kurulu ailelerin yetiştirdiği bu pozitif ahlâk ilkelerine sahip olan insanlar, aileyi ve toplumu cennetten bir köşe haline getirebilir. Bu yüzden insanlar nikahlı, meşrû evliliklerle bir çatı altında olmalıdırlar. Nikâhsız birlikte yaşamalar sahipsiz ve serseri çocukların çoğalmasına, kadın ve erkeğin mutluluk ve iç huzurunun bozulmasına ve toplumun huzursuz olmasına sebep olur.

Diğer taraftan Said Nursî'nin ifadelerine göre, insanın yeme-içme ve meskenden sonra en çok ihtiyaç duyduğu şey ailedir. Nursî bunu, "insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut olmasıdır" şeklinde formülleştirir. Ona göre bu ihtiyacın en önemli sebepleri, her iki tarafın, sevgilerini, aşklarını ve şevklerini mübadele etmek, lezzetlerde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde yek diğerine yardımcı olmaktır. Bu bakımdan insanın hayatta en çok ünsiyet edeceği kişi eşidir. Lezzetlerin paylaşılması, gam ve kederli şeylerde teselli ve gerçek ünsiyet ancak meşrû evlilik çatısı altında zirveye ulaşır. Said Nursî bu yüzden haram sevmekte ayrılık ve mukabele görmemek elemi gibi elemler olduğundan bahseder ve helâl dairesinin keyfe kâfi olduğunu, harama girmeye gerek olmadığını ifade eder.

Buna göre aile, topluma faydalı bireyler yetiştirme, sevme ve sevilme ihtiyacını karşılama, meşrû lezzetlerde ortak olma, elem ve kederleri paylaşma, gerçek ünsiyet edilecek bir ortam bulma gibi fıtrî ihtiyaçları karşılayan ve toplumun huzur ve mutluluğuna katkı sağlayacak bireyler yetiştiren önemli bir kurumdur

B. Evlilik

Evlilik, meşrû nikâh akdiyle kurulur. İslâm'ın öngördüğü temeller üzerine kurulan aile, hem her türlü mutluluğun tadıldığı cennetten bir köşe, hem de toplumun huzurunu sağlayan fertleri yetiştiren bir sevgi ve şefkat okuludur.

Said Nursî, yazdığı Gençlik Rehberiyle gençlerin gençliklerini iffetli bir şekilde geçirmelerinin önemine değinir. Evlilik öncesinde gençleri ahiretlerini tehlikeye düşürecek gayr-i meşrû davranış ve ilişkilere girmemeleri konusunda uyarır. Haram sevmekte firak ve karşılık görmeme eleminin olduğunu söyleyen Nursî, gençleri helâl yollara teşvik eder.

Buna göre evlilik öncesi münasebetlerde son derece dikkatli olmak gerekir. Toplumda yaygınlaşmaya başlayan ve gayr-i meşrû neticeleri doğuran flört konusunda gençlerin azamî hassasiyet göstermesi lâzımdır. Ancak insanın evlenmek kastıyla karşı cinsten birisi ile fitneye vesile olmayacak bir ortamda konuşması İslâmın kurallarına aykırı değildir.

Nursî'ye göre evlilikte küfüv olma, yani denklik önemlidir. Evlilikte sosyal statü önemli olsa da özellikle karı koca birbirlerine "dindarlık" bakımından denk olmalıdır. Bununla, kadının dört şey için evlenileceğini ama dindar olanın tercih edilmesi gerektiğini bildiren hadis-i şerifi esas aldığını göstermektedir. Bu, elbetteki güzelliğin, malın, soy sopun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak dindarlık önemli bir önceliğe sahiptir. Nursî, dindarlıktan ne anladığını ise, evliliklerin "şefkat ve hüsn-ü siret" yani güzel ahlâk üzerine kurulması gerektiğini bildirerek açıklar. Sadece cinsellik, güzellik ve mal gibi geçici özellikler üzerine bina edilen evlilikler, bunların bir gün kaybolmasıyla sarsıntıya uğrayabilir. Buna mukabil, şefkat ve güzel ahlâk üzerine kurulan evliliklerin ömür boyu sürdüğü görülmektedir.

Nursî, topluma sağlam Allah ve ahiret inancıyla şefkat ve ahlâkî değerler üzerine kurulan bir aile modeli önerir. O'na göre şefkati gerçek bir şefkat yapan insanın ahiret inancıdır. Ahirete imanın kuvvetli olduğu evlilikler kolay kolay bozulmaz. Böyle sağlam bir iman fertlerde sorumluluk duygusunu geliştirir, güzel ahlâk ilkelerini oluşturur. Sağlam ahiret inancına sahip olan bir erkek, hanımına sadece geçici bir eş ve arkadaş nazarıyla bakmaz, ona "ebedi bir arkadaş" gözüyle bakar; eşinin görünüşte çirkinleşmesi evliliği etkilemez. Ebedî beraberlik düşüncesi şefkatini harekete geçirir, ihtiyarlasa ve çirkinleşse de eşine güzel bir huri gibi muamele eder. Evlilik kurumunun önemli bir fonksiyonu da fertleri günahlardan koruyucu özelliğe sahip olmasıdır.

Birden fazla kadınla evlilik bir ruhsattır. Çeşitli sebeplerle, özellikle kadın sayısının erkeklere nisbetle fazlalık arz ettiği durumlarda, çok evlilik bir ihtiyaç haline gelebilir. Bu durum, kadınların haysiyet ve şereflerini korur, erkekleri de meşrû bir yola sevkeder. Said Nursî'ye göre İslâmın bu ruhsatına meydan okuyan sefih Batı medeniyeti insanlığı fuhşa ve ahlâksızlığa teşvik etmektedir. Kadın ve kızların bir meta, bir köle gibi alınıp satıldığı dünyada, birden fazla evlilik ruhsatı kadınları erkeklerin oyuncağı olmaktan kurtaracak ilâhî bir formüldür. Ancak bazı kişilerin yaptığı gibi birden fazla evliliği İslâmın en temel meselesi gibi gündeme getirmek de İslâma yapılacak büyük haksızlıktır.

C. Sevgi odaklı aile modeli

Dindarlık, şefkat ve güzel ahlâk temelleri üzerine kurulan aile, sevgi odaklı bir aile modelidir. Yani Allah'ı, birbirini, çocuklarını, bütün çocukları ve insanları hatta bütün yaratıkları seven bir aile modeli. Bu modelin özünde Allah sevgisi vardır. Allah'ı bilen ve bize bahşettiği sayısız nimetlerden dolayı O'nu seven bir insan, eşini, çocuklarını, annesini, babasını, insanları ve diğer varlıkları hep Allah hesabına sever. Bütün bunları Allah hesabına seven bir kimse çocuklarını Allah'ın bir emaneti olarak görür ve onların ölümlerinde feryat etmez. Eşini Allah'ın bir hediyesi ve nimeti olarak düşünür ona güzel muamele eder. Annesine babasına saygıda kusur etmez. Onlar ne kadar ihtiyarlarsa ihtiyarlasın ölümlerini temenni etmez, yaşamaları için duâ eder. Diğer insanları incitmez, mahlûkata zarar vermez. Böyle bir ailenin fertleri, sevgi deposu her zaman dolu olan insanlardır. Bu ailenin evi bir sevgi okulu haline gelmiştir. Sevginin hakim olduğu bir ailede samimiyet ve affetme ön plandadır.

İslâm ilke olarak kadının çalışmasına karşı çıkmaz. Ancak onu ailenin geçimini sağlamakla yükümlü tutmaz. Kur'ân'a ve hadislere baktığımızda ailenin geçiminin erkeğinin üzerinde olduğunu görüyoruz. Said Nursî bunu temel olarak alır. Kadına düşen rol ise birinci derecede kocasının eşi, çocukların da annesi olma görevidir. Bu görev aslında en ağır görevdir.

D. Aile ve Gelenekler

Ailenin muhafaza edilmesi için tarihî tecrübelerle oluşmuş ve İslâmî ölçülere vurulduğunda doğruluğu tesbit edilmiş gelenekleri muhafaza etmek önemlidir. İnanç ve ibadet esaslarının korunması, dinî bayramlarımızın yaşatılması, mübarek gün ve gecelerdeki davranışlar olumlu geleneklerdir. Bu gelenekler daha sonraki nesillere büyük bir titizlikle aktarılmalıdır. İslâm'ın prensiplerine uymayan gelenek ve göreneklerden uzaklaşmak gerekir. Bu konuda ölçümüz İslâm'dır. Meselâ, başlık parası evlilikleri zorlaştıran ve gençlerin uzun yıllar bekâr kalmasına sebep olan bir gelenektir. Bu da fitnelerin yayılmasına yol açmaktadır. Hele de kız çocuklarının istemedikleri kişilerle para karşılığı zorla evlendirilmesi bizim İslâmî kültürümüze çok ters bir durumdur. Kızlarımıza ve toplumumuza yapılan büyük bir haksızlıktır.

E. Aile ve Tesettür

Said Nursî'ye göre sefih medeniyet, tesettürsüzlüğü kendisinin topluma sunduğu bir güzellik olarak kabul ediyor ve Kur'ân'ın tesettür emrine meydan okuyor. Halbuki tesettürsüzlük Kur'ân'ın ifadeleriyle bir cahiliye adetidir. Kur'ân bu cahiliye adetini kesin hükümleriyle ortadan kaldırmıştır. Bugüne kadar yazılan yüzbinlerce tefsir tesettürün Allah'ın emri olduğunu tasdik ediyor. Risâle-i Nurda tesettürün Allah'ın kesin bir emri olduğu vurgusunun yanında "fıtrî" olduğuna da dikkat çekiliyor. Said Nursî'ye göre bu emre uyulmadığı takdirde, aile hayatının devam etmesini sağlayan karşılıklı hürmet ve muhabbet ortadan kalkar ve aile hayatı zehirlenir. Buna göre açık saçıklık ailedeki samîmî sevgi ve saygıyı yok ediyor. Nursî'nin ifadelerine göre açık-saçıklık bir kadının kendi güzelliklerine başkasının nazarlarını çekmesi demektir. Bu da erkeğin kıskançlığına ve darılmasına sebep olur. Bu yüzden kadın güzelliklerini, kendisini ebedi bir arkadaş olarak kabul edip seven kocasına karşı sergilemekle yükümlüdür. Bu onun insan olmasının bir gereğidir.

Said Nursî'ye göre tesettürsüzlük sadece karı koca arasındaki sevgi ve saygıyı ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda ahlâksızlığın da ortaya çıkmasına yol açar. Ona göre, "kadınlarda serbesti inkişafı, insanlıkta kötü ahlâkın inkişafına sebep olur. Bu yüzden Kur'ân kadınların haya perdelerini takmalarını emreder. Burada Nursî, tesettürü "haya" kelimesiyle ifade ederek, aslında tesettürün giyiniş ile birlikte davranış boyutu olduğuna da vurgu yapar. Yani kadınlar hayasızlığı gösteren davranışlardan uzak kaldıklarında tesettürün hakkını vermiş olacaklardır. Kur'ân bununla kadınların "hürmetini" muhafaza etmek ister. Kadınlar ancak bir haya perdesi olan tesettür ile, "hevasat aleti ve önemsiz bir meta" olmaktan kurtulabilirler. Sefih medeniyet ise kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Ayrıca ona göre tesettürsüzlük namahremin iştihasını açar ve tecavüze sebep olabilir. Nursî, tesettürsüzlüğün gazab-ı İlâhîyi celbeden bir yönü olduğuna da vurgu yapar. Allah'ın gazabı her zaman maddî olarak gelmeyebilir. Meselâ açık saçıklığın yaygınlaştığı toplumlarda iç huzursuzluğun artması da ilahi bir tokattır.

F. Kadının Çalışması

Toplumda görenek ve tiryakilik vasıtasıyla, zarurî olmayan ihtiyaçlar, zarurî gibi görülmeye başlanmıştır. Bugün bu olgu, büyük bir sektör olan reklâmcılıkla da desteklenmektedir. Bu da kapitalist tüketim toplumunun tipik bir yansımasıdır. Kapitalist zihniyet zarurî olsun olmasın, faydalı olsun zararlı olsun, "menfaat" elde etmek için gereksiz tüketimi kamçılamaktadır. Bunun neticesinde insanların zihninde, eskimeyen eşyaları değiştirme ve sağlığına zarar veren hazır yiyecekleri bol bol tüketme gibi "kronik shopping" denilebilecek şekilde bir alış-veriş hastalığı oluşmaktadır. Aynı zamanda bu durum, insanların birbirlerine karşı sevgilerini azaltıp, sevginin cansız nesnelere yönelmesine sebep olmaktadır. Bu çarkın içine düşen bir aileye sadece erkeğin kazancı yetmediğinden, kadın da çalışma ihtiyacı hisseder.

İslâm ilke olarak kadının çalışmasına karşı çıkmaz. Ancak onu ailenin geçimini sağlamakla yükümlü tutmaz. Kur'ân'a ve hadislere baktığımızda ailenin geçiminin erkeğinin üzerinde olduğunu görüyoruz. Said Nursî bunu temel olarak alır. Kadına düşen rol ise birinci derecede kocasının eşi, çocukların da annesi olma görevidir. Bu görev aslında en ağır görevdir.

Said Nursî, zaruret olduğunda kadınların çalışmasının önemine de dikkat çeker. Ancak bu zaruret, maişet için ahlâksız ve serseri bir kocanın tahakkümüne girme durumu olduğu zaman ortaya çıkar. Kadınlar bu durumda maişet için ahlâksız bir koca ile evleneceğine, köylü masum kadınların çalışması gibi, "iktisat ve kanaat" ile nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışabilirler. Bunun için kız çocuklarının belli meslek dallarında eğitim görmeleri de gerekli hâle gelir. Ancak bu eğitim esnasında kızların iffetlerini korumaları, davranış ve giyinişlerinin "meşrû" olmasına dikkat etmeleri gereklidir. Said Nursî, nafakalarını temin etmek zorunda kalan kızlara, "kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız" tavsiyesinde bulunur. Burada Said Nursî'nin israf etmeyip iktisat etmeyi, iffetli bir şekilde yaşamayı ön plana çıkardığını görüyoruz. Yani evleneceği erkekle ahiretinin tehlikeye düşmesinden korkan bir bayan, bunun yerine maişetini kendisi temin etmeye çalışabilir. Ama bu çalışmanın da ona dünyevi bir kazanç sağlarken ahiretini tehlikeye düşürecek şartlardan uzak olması elzemdir.

Nursî, çocuğun anne tarafından eğitilmesine büyük önem verir. İnsanın en tesirli mualliminin onun annesi olduğunu söyler. Bu nedenle çocuğun bu en zarurî ihtiyacını ihmal edecek şekilde, iktisat ve kanaati bir kenara bırakarak büyük bir hırsla çalışma hayatına atılması doğru değildir. İsrafı teşvik eden tüketim toplumunun tuzağına düşerek, daha fazla lüks bir hayat yaşamak arzusuyla, harama, helale dikkat etmeden bir kadının çalışma hayatına atılması, çocukları, eşleri olumsuz etkiler. Bunun da topluma yansıması negatif olur. Bu yüzden kadınların çalışmasının "zaruret, masumiyet ve iffeti koruma" kaydıyla sınırlandırılması gerekir.

G. Dünyevileşme

Dünyevileşme, dünyaya kesben değil, kalben bağlanmaktır. Yani dünyevi yaşayışın geçici ve ahiret için bir vasıta olduğunu unutup onu bir amaç haline getirmektir. Bir başka ifade ile dünyevileşme, nazarın evvela ve bizzat dünya mutluluğuna çevrilmesidir. Nursî'nin ifadeleriyle dünyevileşme, sefih Avrupa medeniyetinin tahakkümü, tabiat felsefesinin tasallutu, dünyevi hayat şartlarının ağırlaşması, fikirlerin, kalplerin dağılması, himmet ve inayetin bölünmesi ile zihinlerin maneviyata karşı yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır.

Nursî'ye göre bu asır, dünya hayatını ağırlaştırması, yaşamak şartlarını zorlaştırması, zarurî olmayan ihtiyaçları, görenekle, tiryaki ve müptela etmekle zarurî ihtiyaçlar derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı herkesin her vakitte en büyük maksat ve gayesi yapmıştır. Bu da dinî; ebedî, uhrevî hayata set çekmeye ya da ikinci üçüncü plana atmaya sebep olur. Dünyada hayatını güzelce yaşamayı tek hedef haline getiren insanlar, dini bile buna alet etmeye çalışır. Bazı dindar ve müttaki insanlar bile dini istiyor, gereklerini yerine getirmeyi seviyor, ama bunu dünya hayatındaki muvaffakiyeti ve işlerinin rast gitmesi için arzu ediyor. O halde dünyevileşme, dini bile dünyaya alet etmeye sebep olabilmektedir.

Risâle-i Nur'da ahir zamanın "dünyayı ahirete tercih asrı" olduğu vurgulanıyor. Buna göre insanlar kırılacak cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih ediyor. Dünyevileşmenin tezahürü olarak, dünyayı ahirete bilerek tercih eden insanlar, eğlenmeyi ibadet gibi farz görevlerinin önüne geçirebiliyorlar.

Diğer taraftan iktisatsızlık, kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla, fakr-u zaruret ve maişetin artmasıyla insanın yaşamak ve hayatı korumak damarı yaralanmıştır. İnsanlar artık basit hatta zarurî olmayan bir ihtiyacı, büyük bir dinî meseleye tercih ediyor. Bu da, bu asrın dehşetli bir hastalığıdır. Bunun ilacı da, Kur'ân'ın tiryak gibi ilâçlarının neşredicisi olan Risâle-i Nur'dur.

Dünyevileşme hastalığının esas sebebi imandaki zafiyettir. Risâle-i Nur, zaafa uğrayan inanç esaslarını takviye ederek, imanı taklit seviyesinden tahkik seviyesine çıkarıyor. Bununla insanların nazarlarını dünyadan ahirete çeviriyor. Ancak ahireti unutmadan dünya için çalışıp gayret etmeyi de teşvik ediyor. Böylece dünya ve ahiret dengesini kuruyor.

Sonuç

Aile, topluma faydalı bireyler yetiştirme, sevme ve sevilme ihtiyacını karşılama, meşrû lezzetlerde ortak olma, elem ve kederleri paylaşma, gerçek ünsiyet edilecek bir ortam bulma, toplumun huzur ve mutluluğunu sağlayıcı bireyleri yetiştirme gibi fıtri ve toplumsal ihtiyaçları karşılamasından dolayı çok önemlidir.

Aile dinî değerler, şefkat ve güzel ahlâk prensipleri üzerine kurulmalı. Eşler birbirlerini geçici güzellik ve özelliklerinden dolayı değil, inanç, dinî değerler ve ahlâk güzelliklerinden dolayı sevmeli. Bu sevgi geçici menfaatlerin ve güzelliklerin kaybolmasıyla bozulmayacak bir sevgidir. Böyle bir sevgi, dinî değerler içindeki ahiret inancıyla çiftlerin ebedi hayatta da birbirlerine arkadaş olacaklarını düşünmesiyle sağlanabilir. Dindar kişiler, birbirlerinin güzel huylarından istifade ederek, sevgi ve şefkat dolu kalıcı bir evlilik oluşturmalıdırlar.

Dindarlık üzerine kurulu bir evlilikte kadın, zarurî olmadan, dinî vecibelerini zedeleyecek, kocasına ve çocuklarına karşı görevlerini ihmal edecek bir iş ortamına girmemeli. zarurî olursa, ya da çalışmak isterse manevi değerlerini koruyarak, fıtratına uygun bir ortamda çalışmayı tercih etmelidir.

Dindarlık üzerine kurulan bir evlilikte eşler birbirlerini "ebedi bir hayat arkadaşı" düşüncesiyle severler. Koca, eşi ihtiyarlasa da, zahiren çirkinleşse de ona güzel bir huri gibi muamele eder. Kadın da güzelliklerini, sadece kendisini böyle ebedi bir aşkla seven kocasına sergiler. Açık saçıklıkla kendisini başkalarına beğendirmeye çalışmaz, kocasını kıskandırmaz, huzursuzluk meydana getirmez, aile ve toplumun mutluluğuna tesettür ve haya ile katkıda bulunur.

Dinî değerler, şefkat ve ahlâk güzellikleri üzerine kurulan evliliklerde israf olmaz; iktisat olur, kanaat olur. Bu da bilinçli tüketici olmayı sağlar. İhtiyaçları görenek, tiryakilik ve reklamlar değil, gerçekten lüzumlu olan şeyler belirler. Gelirin çok olması, her türlü malı tüketme hakkını kimseye vermez. Geliri fazla olan israf edecek yerde yoksul ve fakir olan insanlara yardım eder. Parasını üretime yönelik yatırımlarda kullanır ve ihtiyaç sahiplerine istihdam imkanları oluşturur. Böyle yapması servetin tekelleşmesini önler ve toplumda dolaşmasını sağlar. Bu, insanların en hayırlısının insanlara faydalı olduğunu bildiren hadis-i şerifin gerçekleşmesi anlamına gelir.

Dindar bireylerden oluşan aile, dünyayı bilerek ahirete tercih etmez. Dünyaya kalbini bağlamaz. Ama maişetini helal yoldan temin etmek için ahireti unutmadan çalışır. Farz görevleri, çocukların dinî, ahlâkî eğitimlerini bir kenara bırakıp sarhoşane eğlencelerle vakit geçirmez.

Kısacası Risâle-i Nur'un aileyi erozyona uğratan sefih medeniyetin meydan okumalarına karşı önerdiği aile modeli, inanç, dinî değerler, şefkat, ahlâk güzellikleri ve sevgi odaklı bir aile modelidir. Müslümanlar aile yapılarını korumak için bu modeli hayata geçirmeye muhtaç oldukları gibi diğer dünya insanları da çökmekte olan ailelerini kurtarmak için bu aile modeline muhtaçtır.